14. YÜZYILDA BİR DAHİ: İBN HALDUN

İslam bilim tarihinde popüler bir ayrım var, “akli ilimler” ve “nakli ilimler” diye. İşte efendim tefsir, fıkıh ve hadis nakli ilimlerdendir; matematik, astronomi, coğrafya filan da akli ilimlerdendir. Popüler zihniyet bize İslam tarihinde bir yerden sonra ciddi bir kırılma olduğunu ve akli ilimlerin nakli ilimlerce bastırıldığını, Müslümanların bir yerden sonra düşünmeyi bırakıp öncekileri tekrar etmeye başladığını söyler. Bununla ilgili ilk şikâyetlere 17. yüzyılda rastlarız ama esas olarak 20. yüzyılda yaygınlaşmıştır. Oryantalistlerin bu iddianın yaygınlaşmasında çok önemli rolü var. Oryantalistler bizi İbn Rüşt’ten sonra fikir adamı yetiştiremediğimize basbayağı ikna ettiler. Batı’nın siyasi ve askeri üstünlüğü karşısındaki kompleksimizin de payı var elbette kolayca ikna olmamızda.

İslam bilim tarihine biraz dönüp bakınca akli ilimleri bin yıl önce terk ettiğimize dair fikrin çürük bir fikir olduğu hemen anlaşılıyor. Her şey bir tarafa, madem akli ilimler 11. yüzyılda terk edildi, sonra gelen 700-800 yıl boyunca Müslümanlar dünya hâkimiyetlerini nasıl muhafaza ettiler, mesela? Oryantalistler burada hile yapıp Müslümanların savaşçılığını öne çıkarıyor ama bu da bin yıldan fazla süre Asya ve Afrika’yı tamamen, Avrupa’yı da önemli oranda yöneten İslam ümmetinin akli ilimleri kullanmadan bu işi nasıl başardığını açıklamaz. Ülkeler savaşla fethedilir, doğrudur, ama akıl ve ilimle idare edilir.

Konusu tam da bu olan bir adam İbn Haldun. Medeniyetler nasıl ortaya çıkar ve nasıl çökerler? İbn Haldun meşhur Mukaddime’sinde kendisinin “umran ilmi” dediği metodolojik tarih yoluyla bunu çözümlemeye gayret eder. Oryantalist taassup bize onu 14. yüzyılda hikmeti kendinden menkul bir surette ve birdenbire ortaya çıkan tek yıldız gibi göstermek ister. Kendisinden önceki akli ve nakli ilimlerin üstatlarının bir devamı değil de Batı bilimlerinin çok erken gelmiş bir öncüsü diye yutturmaya çalışır. Sanki İbn Haldun İslam bilim tarihinde binlercesi mevcut tarihçilerin, kelamcıların, müfessir ve muhaddislerin, şair, mantıkçı ve matematikçilerin halefi değil, bir proto-Marx veya proto-Weber imiş gibi gösterilmeye uğraşılır. Saçmayı zırvayla tevile kalkan burnundan kıl aldırmaz oryantalistleri muazzam önyargılarıyla baş başa bırakıp İbn Haldun’un portresini çizelim.

İbn Haldun İslam bilim tarihinin en okunaklı simalarından biri. Eseri ortada, ama en az eseri kadar ortada olan şahsiyeti, ilim metodu ve biyografisi. İbn Haldun deyince kendi yazdıkları başlıca rehberimiz. İber Tarihi (Türkçeye maalesef çevrilmemiştir), bu tarihin meşhur Mukaddime’si ve kendi kaleminden çıkma biyografisi, tasavvuf hakkındaki risalesi (Şifaü’s-Sail)  ve Türkçede olmayan, mantık, matematik ve şiire dair bazı risaleler… İbn Haldun’un çok da kalabalık olmayan fakat yüzyıllardır çok değer verilen ve özellikle Osmanlı-Türk düşüncesini yoğun olarak etkilemiş eserleri…

İbn Haldun’a ilahiyatçılarımız ve siyaset bilimcilerimiz genellikle oryantalist önyargının şemsiyesi altında veya buna karşı çıkma arzusu içinde baktıkları için İbn Haldun’un devlet, toplum, medeniyet hakkındaki görüşlerini Aristo, Platon, Farabi ve İbn Sina gibi önceki büyük simaların görüşleriyle kıyas edip geçmekle yetiniyorlar. Bunlar önemli mevzular elbette. Ama İbn Haldun’un kendisine kendi eseri içinde bakan pek yok. Hele Türkiye’den bakışlar çok cılız henüz. Son zamanlarda 16 ve 17. yüzyıllardan itibaren İbn Haldun’un Türkiye’de gayet iyi bilindiği belirlenmiş durumda ama bunun ayrıntıları üzerinde çok da durulmuyor.

İbn Haldun çözülen bir medeniyetin çocuğu aslında. Ailesi, meşhur bir Endülüs ailesidir, 12. yüzyıl sonunda Kuzey Afrika’ya, Tunus’a göçüyor. Kendi hikâyesini bile tarihî-sosyolojik bir yerden başlatıyor İbn Haldun. Kafasının nasıl çalıştığının çok açık bir göstergesi, ailesinin tarihî kaderini anlatarak kendi biyografisine girişmesi… Hepimiz ailemizin, sülalemizin, içinde yaşadığımız milliyetin kaderinden az veya çok nasiplenmiyor muyuz? Nerde doğduğumuz, hangi dili konuştuğumuz, içinde yaşadığımız ve eğitim aldığımız ortam hep aile tarihi ve sosyolojisinin ürünü.

İbn Haldun’un özel eğitimiyle ilgili verdiği bilgiler heyecan verici. Kendisine okutulan kitapların ait oldukları bilim dallarına bir göz atıldığında 14. yüzyıl Mağrib’inin İslami ilimlerde kaydettiği yüksek irtifa hemen fark edilir. İbn Haldun’a ne okutulmuş bakalım: Kur’an kıraati, Kur’an hattı (yazısı), hadis, siyer, Maliki fıkhı, şiir, edebiyat, tarih, matematik…

Tahsilinin sonunda İbn Haldun kâtip olarak çalışmaya başlar. Daha sonra ise kadı olur. “Kadı” dediğimizde bugünkü mahkeme yargıçları gibi davalarda hüküm verip geçen kişiler anlaşılmamalı. İslam toplumları için kadılar hem bağımsız yargıçlar olarak rol oynamış hem de eğitim ve bürokrasi içinde önemli görevler ifa etmişlerdir. Yer yer şehirlerin idaresinde de kadıların çok önemli roller oynadığı görülür. İbn Haldun işte böyle azametli kadılardan biriydi ve kariyerinin zirvesinde Mısır’a baş Maliki kadısı olmuştu. Yani İbn Haldun her şeyden önce nakli ilimlerin hem büyük bir üstadı hem de önemli bir uygulayıcısıydı.

Akli ilimler-nakli ilimler zıtlaşmasının ne kadar geçerli olduğunu sorgulamamızı sağlayacak kritik bir durum bu. Ki İbn Haldun’un tarih metodolojisinde kadı olarak Kuzey Afrika ve Endülüs’e yaptığı ziyaretlerde elde ettiği gözlemlerin izleri belirgindir. Bir tek şehirde ömür sürmüş olsa belki bu kadar geniş bir umran bilgisi ve görgüsüne sahip olamayacaktı. İslam şehirlerinin 11. yüzyıldan sonra içine düştüğü kargaşa İbn Haldun’u tarihi yeniden yorumlamaya götürdü ve bundan üstadın meşhur metodolojisi doğdu.

İbn Haldun’un ilmine konu olan Endülüs ve Kuzey Afrika’da pek fazla karşılık bulmadığı, düşüncesinin İslam dünyasının bu bölgesinde etkili olamadığı söylenir. Bu anlaşılır bir husustur. Zira İbn Haldun eserini yazdığı sıra İslam dünyasında hâkimiyet ve merkeziyet Osmanlı topraklarına, yani Anadolu’ya kayıyordu. Osmanlıların veya genel olarak Türklerin yükselişi nerde, Kuzey Afrika Araplarının düşüşü nerde?

İbn Haldun 14. yüzyılın ilk yarısında (1332) doğup 15. yüzyılın hemen başında, 1406 yılında vefat etti. Öldüğünde Timur’un geçici saltanatı söz konusuydu. Sonraki iki yüzyıl Osmanlıların bir güneş gibi tüm İslam ülkelerinin ve Avrupa’nın üzerine doğuşuna şahitlik etti.

İbn Haldun’un düşüncelerinin ancak Osmanlılar krize girdiklerinde karşılık bulmaya başlaması doğal bir durumdu. İlk defa büyük Osmanlı şeyhülislam ve tarihçisi Kemalpaşazade (1468-1534), tarih ve toplum metodolojisinde İbn Haldun etkisini bariz bir şekilde ilk hissettiren tarihçi olarak kaydedilir. Daha sonraki zamanlarda yaşayan önemli tarihçilerden Katip Çelebi ve (1609-1657) Naima’da (1655-1716) da belli bir İbn Haldun etkisi görülür.

Osmanlıların İbn Haldun ilgisi sonraki yüzyıllarda da devam etmiş ve tarihçiler bu ilgi ve bilgiyi Türkiye Cumhuriyeti döneminin tarihçilerine miras bırakmışlardır. Ama araya oryantalizm parazitinin girdiği de bir gerçek. İbn Haldun’u bildiğimiz İslam âlimi ve bürokratı kimliğinden çıkaran oryantalizm, ona modern Batı düşüncesinin sapa yerde kalmış kıyafetini giydirdi. Bir fanteziden ibaret olan bu görüşü tamamen terk etmenin ve İbn Haldun’u kendimiz olarak kendisinden okumanın vakti gelmiş geçiyor.