16. YÜZYILIN SONUNDA PARLAK BİR DEHA: GELİBOLULU MUSTAFA ÂLİ

16. YÜZYILIN SONUNDA PARLAK BİR DEHA: GELİBOLULU MUSTAFA ÂLİ

Bir iki yıldır hangi konuya girsem ilginç bir durumla karşılaşıyorum. Özellikle Türk düşüncesinin ve sanatının tarihinde hangi alana elimi uzatsam, karşıma hep aynı isim çıkıyor: Mustafa Âli. ‘Sultana sunulan layiha ve nasihatnameleri’ çalışıyordum evvela. Nasihatnameler arasında Mustafa Âli’nin Nushatü’s-Selatin’iyle karşılaşmak beni fazla şaşırtmadı. Osmanlı bürokrasisi içinde önemli mevkilerde bulunmuş zeki, yetenekli, deneyimli ve bir parça memnuniyetsiz olan pek çok kalem gibi Mustafa Âli’nin de bozulan düzeni eski haline döndürmek için fikirlerini ortaya koymasından daha tabi ne olabilirdi? Koçi Bey, Kâtip Çelebi, Naima gibi çok bilinen yazarlar arasında Mustafa Âli bir nasihatname yazarı olarak özellikle dikkatimi çekmemişti açıkçası.

Sonra anlattıkları yanında analizleriyle parlayan, sosyolojik denecek surette fikirler ileri süren Osmanlı tarihçilerine göz atayım dedim. Amatör bir tarih okuyucusu olarak dikkatimin normalden fazla titizlik içerdiğini söyleyemem. Hani öylesine bakıyordum diyebilirim. Yine büyük ve meşhur tarihçiler arasında bir baktım yine Mustafa Âli. Âli’nin Künhü’l-Ahbar isimli eseri bir yanıyla tam bir tarih ambarı. İçinde yok yok. İnsanlığın yaratılışı ve peygamberler tarihi, İslam tarihi, eski Türklerin ve Moğolların tarihi ve nihayet Osmanlı tarihi kitabın hacimli yapısının önemli parçaları. Sanki bir Osmanlı İbn Haldun’u var karşımızda.

Arada divan şiiri çalışırken üstatla yeniden karşılaştığımda artık tamam, dedim. Künhü’l-Ahbar’ın tarih kısımları kadar önemli iki parçası daha varmış. İlim adamları ve şairlerin biyografileri, eserlerinden alıntılar ve kısa analizler bu büyük tarihin nihai bölümünü oluşturuyormuş meğer. Tarih ambarı dedik ama bu artık “kırkambar” misali oldu.

Tarih ve sosyolojinin amatörüyüm ama şiirden anlarım. Künhü’l-Ahbar’ın tezkire kısmına göz atarken fark ettim ki Osmanlı şiirine dair bugün hazır aldığımız birçok fikrin ilk kaynağı Mustafa Âli’den başkası değil. Bu fark ediş Mustafa Âli’nin dehasına ait bir izlenim de bıraktı bende. Bir yazar düşünün ki büyük bir tarih yazabilecek kadar bilgiyle donanmış; fakat aynı zamanda şiirden de cidden anlıyor. Mustafa Âli’nin kendisi büyük bir şair değil, orası kesin. Ama milletinin şairlerini çok sıkı analiz edecek kadar şiir bildiği de kesin.

Tarih ve şiir bir insanda nadiren bir arada bulunan bilgilerdendir oysa. Grek-Roma dünyasında ve bunların takipçisi Avrupa’da tarihle şiir bilginin iki zıt ucu kabul edilir. Bizde bu kadar keskin bir ayrım yoksa da, tarihçilerimizin hayal gücüyle yeterince donanmadıkları, şiirden belli bir ölçüden fazla anladıkları söylenemez. Şairlerimiz ve şiir eleştirmenlerimiz tarihe yer yer merak duyarlar; ama bu daha genel plandadır, tarihe ait şahsiyetler hakkında ileri sürdükleri ilginç fikirlerle sınırlıdır. Mustafa Âli, sadece şiir ve tarihi uhdesinde tutabilen bir yazar olarak bile deha sahibi kabul edilmeli.

Hat sanatı hakkında en önemli kaydın sahibi
Âli’nin bilgi, görgü ve muhakemesinin yüksekliğinin kesin işaretiyle ise İslam sanatı, özellikle hat sanatı çalışırken karşıma çıktı. İlim adamı ve şairlerin eserlerini eleştirebilecek kadar incelemiş bu adam aynı zamanda Osmanlı-İslam hat sanatı hakkında en önemli tarihsel kaydın da sahibidir: Menakıb-ı Hünerveran. Hattat, nakkaş ve mücellitler hakkında kuvvetli bir tezkiredir bu kitap. Hat sanatının henüz tam aydınlatılmamış, hakkında özellikle yurtdışında çok önemli şeyler yazılmakla beraber yer yer boşluk ve bulanıklıklar barındıran estetik tarihi bakımından “Menakıb” hiçbir araştırıcının inkâr etmediği klasik bir kaynaktır.

Biyografisi bir tarafa bırakılıp sadece eserlerinin çizgisine bakılsa bile Gelibolulu Mustafa Âli’nin nasıl dopdolu bir ilim, sanat ve fikir adamı olduğu ortaya çıkıyor. Bu aynı zamanda başka şeylerin de göstergesi kabul edilebilir. Bize, Osmanlılarda eleştirinin olmadığı söylenip durdu. Mustafa Âli bilinmezse gerçek sanılabilir bu boş söz. Osmanlılarda kendi meşrebince eleştiri vardır ve bunun içinde hem sanat hem siyaset hem iktisat çözümlemeleri yapabilen dehasıyla Mustafa Âli’nin çok özel bir yeri vardır.

Mustafa Âli, okunmamış, bir köşede kalmış bir adam da değil. Nerdeyse devletin merkezinde… “Neredeyse” çünkü genellikle İstanbul dışında önemli vazifeler almış. Önce Kanuni’nin şehzadelerine, sonra Lala Mustafa Paşa gibi büyük bir komutana kâtiplik yapmış; Halep, Erzurum, Bağdat ve Sivas defterdarı olarak vazife almış ve nihayet Cidde Sancakbeyi olmuş. 1541 Mayıs’ında başlayan ömrü 1600 yılında Cidde’de son buluyor.

Biyografisini yazanlar genellikle ihtirasını konu ediyor üstadın. Usta bir maliyeci olmasının yanında kuvvetli bir kaleme de sahip olduğu için merkezde daha önemli görevler beklemesi bence tabiidir. Buna özellikle ihtiras gibi bakmak yeterince doğru olmayabilir. Ki kendisi de bir yerde yeteneklerine rağmen beklediği terfileri alamadığından yakınarak devlet düzeninin bozulmasından önce böyle şeyler olmazdı diyor; herkes yeteneğine göre muamele görür ve hak ettiği yere gelirdi.

Kariyeri daha parlak olabilirdi
Bu da tam olarak doğru olmasa bile çok açıktır ki Mustafa Âli, 16. yüzyılın ihtişam-sefalet karışımı atmosferinde değil de mesela II. Murat veya Fatih devirlerinde gelseydi kariyeri daha parlak olabilirdi. Fakat bu farzı muhalin de bir zaafı var. Osmanlı yazarlarının asırlar içinde gittikçe daha parlak bilgi ve görgüye sahip olduğunu görüyoruz. Yani yüzyıl önce doğsaydı, Mustafa Âli, hem sanat hem siyaset hem iktisat bilen kalem üstadı olamayabilirdi.

Bir başka düşünme biçimi de, Mustafa Âli’nin hiçbir stilde uzmanlaşmaya, profesyonelleşmeye gitmemiş olmasının ikbaline zarar verdiği olabilir. Şiirden anlasa da şiire büyük şairler kadar yönelmiş değildir. Maliyeci olarak sınırlamamıştır kendisini. Nasihatname ve tarih yazsa da bunu kendine meslek haline getirdiği söylenemez.

Mustafa Âli bizce bilgiyle donanmış, analiz yeteneği zirvede olan ve memnuniyetsiz denebilecek “çelebiler kuşağı”nın üyelerinden biri, hatta ilk örneklerinden biridir. Mustafa Âli’yi de Kâtip Çelebi ve Evliya Çelebi gibi baba-oğul çatışmasının, yaşlı bürokratlar-genç âlimler anlaşmazlığının kurbanlarından biri gibi görebiliriz. Ömrü de nispeten kısa olmuştur, tıpkı Kâtip Çelebi gibi. Altmış yaşını bile görememiştir. Yaşlanmamıştır. Parlak fikirleri ve tatmin olmayan ihtirasıyla Osmanlı’nın ilerleme ve yükselmeden durağan düzen ve tahkime yönelen dönüşümü içinde hep genç kalmıştır.