AİLEDEN TİYATROCU: BEHZAT UYGUR

Türkiye’nin en önemli tiyatro sanatçılarından olan Behzat Uygur’la 27 Mart Dünya Tiyatro Günü vesilesi ile bir araya geldik. Tiyatro sanatçısı bir anne-babanın, yine 5’i de tiyatrocu olarak yetişen çocuklarından biri olan Behzat Uygur’dan, 70 yıldan bu yana kapanmayan perdeyi ve Uygur Tiyatrosu’nun maaile tiyatroculuk hikâyelerini dinledik.

Uygur Tiyatrosu kaç yılında, nerede kuruldu? 
1990 yılında, Kocamustafapaşa Çevre Tiyatrosu’nda kuruldu. Tiyatroda pazartesi günleri hariç her gün oyun vardı. O dönem gazeteler yeni bir moda çıkarmış, ilaveler vermeye başlamıştı. Süheyl’le birlikte babama, ‘pazartesi günleri de sahne boş kalmasın, ilave tiyatro yapalım’ dedik. Genç Uygurlar Tiyatrosu adıyla kendi tiyatromuzu kurduk. Babamızın mirasıyla birlikte yaklaşık 70 yıldan bu yana perdesini kapatmayan dört-beş tiyatrodan biriyiz. Türkiye’nin en tarihi tiyatrosuyuz.

Babanız oyunlarını Türkiye’nin birçok şehrine taşırken onunla birlikte turnelere gider miydiniz? 
Bizimki turnelere gitmekten öte bir şeydi. Beş kardeşiz, beşimiz de turnelerde doğduk. Adana, Samsun, Antakya… Annem hamilelik dönemlerini hep sahnede geçirmiş.

İlk defa kaç yaşınızda sahneye çıktınız? Hangi roldeydiniz? 
1960’lı yılların sonuydu. Babam benden Cibali Karakolu oyununda çaycı çocuğu oynamamı istemişti. ‘sahneye çıktığında sana, kimin oğlusun, diye soracağım, sen de Nejat Uygur’un oğluyum, diyeceksin’ dedi. Çıktım ve söylediklerini yaptım. ‘Şu komiklik yapmaya çalışan adamın oğlu mu? Çık dışarı!’ diye azarladı beni. İlk tuluatım oydu.

Süheyl Uygur’un haricinde diğer kardeşleriniz de tiyatrocu olmayı denemiş miydi? 
Nejat Uygur’un bütün çocukları, hatta gelinleri bile mutlaka birkaç kez sahneye çıktı ama sonunda Süheyl’le ikimiz kaldık. Süha da Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmenliği görevini yürütüyor.

Başka bir iş yapmayı hiç denemediniz mi?
Ağzım laf yapıyor diye bana bir tencere firmasının pazarlama işini önermişlerdi. Bir gün kızgın bir müşteriye ters cevap verdiğim için kovuldum! Tiyatrodan başka, para kazanabileceğim bir işim olsun istedim ama olmadı. Eskiler de hep böyle öğüt verirdi. 

Tiyatroculuğun yanında başka işler de yapmak gerekiyor mu, yoksa tiyatroya olan talebin eskiye nazaran arttığını söyleyebilir miyiz?
Ne yazık ki söyleyemeyiz. Eskiden oyunlar haftanın her günü oynanırdı ama artık bir ya da iki gün oynanıyor ve gişesi iyi olan tiyatrolar bir elin parmaklarını geçmiyor. Ne zaman ki Avrupa’daki gibi yoğun programlar yaparız, işte o zaman, ‘talep arttı’ diyebiliriz.

Sizin tiyatronuzun da krizleri oldu mu? Perdeyi kapatmanın daha kârlı olacağını düşündünüz mü hiç?
Tabii ki biz de krizler yaşıyoruz ama çıkış yolumuzu bir şekilde buluyoruz, kendimize yeni alanlar yaratıyoruz. Örneğin; belediyeler festivallerde konser düzenlerken onlara, ‘neden tiyatroya da yer vermiyorsunuz?’ diye sorduk. İlk oyunumuza 10 bin kişi geldi! Bizim sanatımızın en güzel tarafı bu. Tiyatro her yerde yapılabilir. Trende, uçakta, sokakta; insanın olduğu her yerde… Tiyatro sokaklarda, meydanlarda doğduğuna göre yeniden sahnenin dışına dönebilir.

Trende tiyatro nasıl olurdu? Gözünüzde nasıl bir şey canlandırıyorsunuz?
Trende tiyatro çok şahane olur. Trenin tiyatro için çok hoş bir atmosferi var. Tren garlarının da öyle… Bir trenin içinde ya da garda olduğunuzu, etrafınızı bir anda dönemsel kıyafetli tiyatrocuların sardığını düşünün. Yolcuların da dahil olacağı, interaktif bir oyun sergilenebilir. Yaka mikrofonlarının yardımıyla sesimizi duyurmak artık sorun değil. Oyunun süresini ayarlamak da bizim elimizde, 10-15 dakika içinde bile muhteşem şeyler yapılabilir.

Bu anlayışı da Uygur Tiyatrosu’nun kökeninden aldığınızı söyleyebilir miyiz? Nejat Uygur tiyatro sahnesine barkovizyonu taşıdığında seyirciler nasıl tepki vermişti?
1970’lerde tüm dünyada Western filmler moda olduğu için babam da bir tiyatro uyarlamasını yapmıştı. ‘Hey amigo ver bir salata’ adlı Western komediyi sahneye koydu. Kilyos’ta bir Western kasabası kurdu ve 5 dakikalık bir film için çok ciddi para harcadı. O kasabada bir bar sahnesi vardı. Tekme atarak bir bardan içeri girdiği anda babam da sahneye giriyordu ve oyun başlıyordu. Tabii çok büyük ilgi gördü.

Ailecek oynamak nasıldı? Anneniz yine sahne arkasında ‘anne’ miydi?
Tabii ki. Mesela bir gün İzmir Fuarı’nda oynayacağız. Her zamanki gibi kulislerden birini mutfağa çevirmişiz. Yemekleri Adile Naşit, Necla Uygur, Çolpan İlhan ve Gönül Ülkü yapıyor. Masa sahneye kuruluyor. Sadri Alışık, Gazanfer Özcan, Nejat Uygur, Zeki Alasya ve Metin Akpınar… Zeki-Metin o zaman daha çok genç. Sabahlara kadar orada şarkılar söyleyip, şiirler okuyor, fıkralar anlatıyorlar… 

Sizden sonraki kuşağın da perdeyi açık tutabileceğine inanıyor musunuz?
İnanıyorum çünkü çocuklarımız da kendilerini sanata adadı. Biri Amerika’da tiyatro eğitimi alıyor, diğeri sanat okulu açıyor; oğlum Nejat yakında bir dizide başlayacak. Bana, ‘bu teklifi tiyatro yapabilmek için kabul ettim baba’ dedi. Duygulandım. Biz de Süheyl’le birlikte yıllarca televizyona Şahane Pazar’ı hazırladık. Amacımız kazandığımız parayı ve popülariteyi tiyatroya aktarmaktı. Bu şekilde ayakta kaldık.