BAĞDAT’TAN DOĞAN GÜNEŞ: ABDÜLKADİR GEYLANİ

BAĞDAT’TAN DOĞAN GÜNEŞ: ABDÜLKADİR GEYLANİ

Bazı sufileri anlamak zordur. Çünkü kullandıkları dil şifrelidir. Muhakeme yerine keşif yoluyla hakikati aradıkları için de heyecanlı sözleri çok olur böyle sufilerin. Muhakeme, aklı başında herkesin anlayabileceği delillerden bir hüküm, nedenlerden bir sonuç çıkarmak demek… Keşif ise bu delil ve nedenlere ihtiyaç duymaksızın kalbe inen bilgilerdir. İslam düşüncesinde ilkine ilim, ikincisine irfan denmiş. Muhakeme herkes için, keşif ise sırlarla dolu gönül yolculuğuna çıkan kişiler içindir.

Abdülkadir Geylani de keşif ehlindendi; ama müritlerine, “Önce fıkıh öğren, sonra uzlete çekil. İlme hükmün yardımıyla girersin.” diyordu sohbetlerinde. Muhakemeyi inkâr etmeyen bu keşif yolu sadece seçkin bir azınlığın değil, Ehli Sünnet yoluna mülaki her Müslümanın girebileceği nispeten geniş bir yol. Belki bunun için Kadiri tarikatı bütün dünyada halk kesimleri içinde oldukça yaygın.

“İyilikler anası, kuvvetlinin halası”
Abdülkadir Geylani hazretleri 1077 yılında Hazar denizi kıyısındaki Geylan eyaleti dâhilindeki bir köy olan Neyf’te dünyaya geldi. Türkçede Geylan dediğimiz eyaletin adı eski kaynaklarda Arapça “Cilan”, Farsça “Gilan” olarak yazılmış.

Geylani’nin babası Ebu Salih Musa dindar bir Müslüman olarak tarif ediliyor, ama hakkında fazla bir bilgimiz yok. Lakabının “Zengi-dost” veya “Cengi-dost” olduğu yazılıyor. “Cengidost” lakabı kabul edilecek olursa, Abdülkadir Geylani’nin babasının bir mücahit olduğu, savaşlara katılan bir kahraman olduğu düşünülebilir. “Zengidost” denirse, bu sefer de Arap olmayan bir kökenden geldiği kabul edilebilir. Bazı kaynaklar soyunun Hz. Hasan üzerinden Hz. Ali’ye vardığını yani Geylani’nin “şerif” unvanı taşıdığını kabul ederken başka bazı kaynaklarsa bunu reddediyor.

Geylani’nin annesi ise babasından daha meşhur. Kadın velilerden biri olduğu düşünülüyor. İsmi ve lakapları şu şekilde: Ümmü’l-Hayr Emetü’l-Cebbar Fatıma. Gayet enteresan bir isim. Yani “İyilikler Anası, Kuvvetlinin Halası Fatıma”. Ümmü’l-Hayr’ın babası ise dönemin tanınmış sufilerinden Ebu Abdullah es-Savmai. Bazı kaynaklar Geylani’nin anne soyunun Hz. Hüseyin üzerinden Hz. Ali’ye vardığını, yani “seyyid” unvanı taşıdığını kabul eder. Yani Abdülkadir Geylani aynı zamanda “eş-şerif es-seyyid”dir, iki taraftan da Ehli Beyt mensubudur.

Anlaşıldığı kadarıyla Geylani ailesi tasavvufla cihadı buluşturan, baba tarafından yiğitliği anne tarafından gönül ehli olmayı getiren mutlu bir aile.

Büyük ağaçları ve güzel kadınlarıyla meşhur bir memleket: Geylan
Geylan eyaletinin de enteresan özellikleri var. Büyük ağaçları, güzel kadınları ve vahşi köpekleriyle meşhur… Dağlık ve zor bir bölge Geylan. Hazar denizinin güneyinde, bugünkü İran’ın kuzeybatı tarafında bir yer. Geylan ormanlık bir arazi olduğu için çok da yağmur alıyor. İklimi Hazar denizinden dolayı rutubetli… Halkı ise Abdülkadir Geylani hazretleri döneminde oldukça dindarmış. Hatta Geylan fakihleri, yani İslam hukukçuları dönem dönem günahkâr insanları meydanlarda toplayıp döverlermiş. Geylan kasabaları da birbirleriyle sık kavga ederlermiş. Özetle, dağlık bir bölgenin yiğitliğini de taassubunu da görmek mümkün Geylan’da.

Abdülkadir, küçük yaşta babasını kaybettiği için anne tarafından dedesinin dizi dibinde büyüdü. İlim tahsilini çok seven bir çocuktu. Nitekim on sekiz yaşında annesinden izin alarak Bağdat’a gitti. Bağdat’ta önemli âlimlerden fıkıh, kelam, hadis ve edebiyat dersleri aldı.

Geylan’a göre Bağdat karmaşık ve şaşaalı bir yerdi. Abdülkadir’in ilim aşkıyla yanan sade karakteri büyük şehrin gösterişine tahammül edemezdi. Bunun için yıllarca Bağdat yakınlarındaki harabelerde dolandığını söyler. İnce ruhu Bağdat’ta bunaldıkça harabelere kaçıyordu. Bu alışkanlığı halka vaaz verdiği olgunluk döneminde dahi devam ettirdiği rivayet edilir.

“Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır”
Birçok sufi şeriat ve fıkhı aşmayı teklif ederken Abdülkadir Geylani daima şeriat dairesi içinde kalmayı önemsiyordu. Bunda geldiği yörenin, şahsiyetinin ve aldığı fıkıh ilmi tahsilinin etkisi görülüyor.

Bağdat’ta ilim tahsil ederken Geylani’nin bir buhran yaşayıp inzivaya çekildiği söyleniyor. Bazı kaynaklar inzivanın yirmi beş yıl sürdüğünü kabul ediyor. Hazret bu durumu şöyle anlatır: “Üzerime çok ağırlık geliyordu. Öyle ki bu ağırlık bir dağın üzerine konsa o dağ çökerdi. Bu ağırlık ne zaman gelse hemen sağ yanım üzerine yere uzanıp İnşirah suresinin şu ayetini okurdum, ‘şüphesiz her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.’ Sonra başımı yukarı kaldırırdım ve o ağırlık giderdi.”

Bağdat’ta talebeliğini nihayete erdirdikten sonra Babülerec Medresesi’nde hocalığa başlayan Geylani bu arada tasavvufa da girmiş bulunuyordu. Hammad el-Debbas adlı bir şeyhin sohbetlerine devam etmişti. Hammad’ın bağlı bulunduğu tarikat silsilesi meşhur şeyh Cüneyd-i Bağdadi’ye kadar çıkmaktadır. Abdülkadir, aynı zamanda Debbas’ın kızıyla da evlendi ve damadı oldu. Geylani, Debbas’ın yanı sıra başka bir Cüneydiyye şeyhi olan Ebu Sa’d el-Muharrimi’nin elinden hırka giydi ve böylece Cüneydiyye tarikatına mensup oldu.

Bir vaaz şahikası
Hanbeli mezhebine bağlı Abdülkadir Geylani, Kur’an ve Sünnete sıkı sıkıya bağlıydı. İnsanların kafalarına takılan meseleleri vaaz ve sohbetlerinde ince izahlar yoluyla açıklayıp çözüme kavuştururdu. Öte yandan, tasavvuf tecrübesinden yansıyan bazı belirsiz sözleri de vardır.

Bir keresinde sohbet esnasında Bağdat’ın yöneticilerini üzerlerine manevi ordular göndermekle tehdit etmişti. Sohbetlerini kaydeden müritlerin kaydettiği bu ifadenin şerhe muhtaç olduğu şüphesizdir. Şeyh hazretlerinin bahsettiği orduların mahiyeti açıklanmamıştır.

Bu türden sözleri tasavvuf edebiyatında şatahat veya şathiyye deniyor. Abdülkadir Geylani şathiyyeleriyle değil de daha çok şeriat-tasavvuf dengesi üzerine kurulu sade, anlaşılır, ifade olarak güzel ve incelikli sohbetleriyle meşhur olmuştur. Sufilerin aşırılıklarını yerden yere vuran İbn Teymiyye dahi Geylani’nin şathiyye kabilinden sözlerinin üstüne gitmez; hazretin tıpkı Muhasibi ve Cüneyd gibi şeriata sadık olduğunu dile getirir.

İbn Teymiyye’nin hücumlarından payını alanlardan İbn Arabi de Abdülkadir Geylani’yi över ve onun için ‘cesur ve kahraman’ ifadelerini kullanır, ‘şanı çok yüce idi’ der.

Geylani vaaza başladığında onu sadece birkaç kişi dinliyordu. Yıllar içinde müritleri ve sohbetini dinleyenler o kadar arttı ki vaazlarını açık havada vermeye başladı. Menkıbelerde şeyhin bir seferde yetmiş bin kişiye hitap ettiği anlatılır.

1166’da Bağdat’ta vefat eden Abdülkadir Geylani’nin bugün tüm dünyada müritleri vardır. Eşrefoğlu Rumi ile Anadolu’ya giren Kadiri tarikatının düşünce ve edebiyatımız ile kültürel ve sosyal hayatımızda vazgeçilmez bir yeri vardır.