BANA BİR TREN ÇİZ!

BANA BİR TREN ÇİZ!

Çocuk olsaydım, annem, babam, öğretmenim ‘bana bir tren çiz’ deseydi, ne çizerdim? ‘Bana bir tren yaz’ deselerdi kolaydı, oturur eski kara trenleri yazardım, hece ölçüsüyle iki dörtlük yazar, ‘işte kara tren bu’ derdim. Niye? Çünkü o trenler yokuşları heceleye heceleye çıkardı, sesleri, of pufları da sanki o şiirin nakaratı olurdu. Öyle ya şiir her öze yeni bir biçim bulma sanatıdır, tren klasikse şiiri de klasik olur der geçerdim.

Sonra tabii ‘bir manzume olarak tren şiiri’nden, trenin lirik dönemine geçer, kara’dan mavi’ye dönen trende bir gençlik bulur, ‘mavi geçti’ diye bir şiire başlardım. İçinde gençlik varsa, mavi geçiyorsa, bir de trende geçiyorsa o şiir yeterince ‘lirik’ sayılır. Onunla nerelere gider de nerelerden dönmezdim ki! Dönmezdim, yol sadece gitmek için değil midir, dönüşe başka bir yol bulmalı, başka bir isim vermeli, başka bir mevsim yakıştırmalı. Dönüş pek fena bir şey olduğundan değil, sadece bunu soru-yanıt gibi görmenin pek kolaycı bir şey olduğundan. Yola sor öyleyse: Gidiş soruysa, dönüş de yanıt mıdır? Yol bir şey demez, bilmediğinden değil, yolcuya bıraktığından bunu.

Sondan bir önceye geldiğimde, gözlerim gereğinden fazla sulansa da, olura olmaza buğulansa da, kalbe epik bir varlık-yokluk hissi dolar ve bundan da anlardım ki, trenler de artık epik çağındadır. Eski istasyon binaları eski Türk filmlerinde ve 40’lı, 50’li yılların yerli romanlarında yalnızca bir mekân olarak ya da dekoratif bir unsur olarak değil, ne münasebet, evin bahçesi gibi, avlusu gibi ya da evin ‘hayat’ı gibi durmaktadırlar ve iyi ki hep de öyle duracaklardır. Biz buna tarihe, geleceğe kalmak filan değil, hayata kalmak diyoruz ki, işte o da bir güzel istasyondur: Hayat İstasyonu’na gelmek üzereyiz!

Trenin durduğu en güzel istasyonun adıdır Hayat İstasyonu. İnsan tren bu istasyonda çoooook uzun dursun ister. Kimse inmesin, yeni yolcular binsin, hatta tren bir şiiryerinden çok, karnaval olacaksa ne gam, bir romanyerine dönsün ister. Hayat İstasyonu’nda bir tren, bayramyeri, romanyeri, tamyeri… Orada epikle lirik de birbirine karışır, giden tren mi lirikti, gelen tren mi epikti, o trenler gibi bu sorular da gelir geçer.

Şimdi trenin durduğu ve benim de geldiğim istasyon burası işte, evet kalbe epik bir hüzün ya da ondan daha gamlı bir biçimde hiçlik, yokluk duygusu çöktü. Trenler mi artık zamandan daha hızlı geçiyor yoksa zaman mı trenin önünde gidiyor, farkında değilim, ama bir hız var. Bazıları ‘dünya küçüldü, hatta kasabamız kadar bir şey oldu’ diyor, bazıları ‘günler kısaldı, saatleri ayarlama enstitüsü kapandı mı?’ diye soruyor, bazıları ‘zaman sana uymazsa, sen zamana uy’ diye treni de, zamanı da, elbette bu yazıyı da şaşırtacak bir hızla geçiyor… Bazılarıysa Orhan Veli’nin “Bakakalırım giden geminin ardından” dediğince, bakakalıyor giden her şeyin ardından.

“…Bana bir tren yaz” deseydiniz, deselerdi ‘kolaydı’ mı demiştim, iyi ki dememişler, pek zormuş, insan bu yaşta, trenin epik çağı insanın da epik yaşı, yani bu epik yaşında hep gidenlerin, giden trenlerin ardından bakarmış meğer! Yazı da öyle, hep giden trenleri anıyor. Ama bir pişmanlık yok bunda, o istasyonda inseydim, şu trene binseydim, o treni kaçırmasaydım diye yararcı, fırsatçı sayılabilecek kimi keşkeler sıralamıyor. Hem zaten böyle şeylerin de tren dünyasında, yazısında, duygusunda yeri olmaz değil mi? Olmaz, olmaz.

‘…Bana bir kedi yaz’ diyedir bir yazı yazmıştım vaktiyle, oradan kalmış aklımda. Bir tren de yazdık işte, geçti gitti. Ben iyisi mi bir tren çizeyim!