BASİT BİR ES

BASİT BİR ES

Kitabın kapısını Italo Calvino’nun sözü açıyor: “Kitabın içindeki okur, buradaki okur olduğunu iddia etmekte; buradaki kitap, kitabın içindeki kitap olmayı istemekte…” Bu cümle, ‘Kitaplarımdan Birini Nasıl Yazdım’ kitabından alınmış.

Calvino’nun yakınlığı ‘söz’de kalmıyor, kitap yazarın en bilinen yapıtlarından birine göndermeyle yola koyuluyor. ‘Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’, Türkçeye Eren Cendey’in çevirdiği bu kitabı da daha perondan hareket eder etmez şapkasıyla selamlıyor: “Eğer, bir kış sabahı, trenin bir-iki dakikalığına durduğu uzak bir ülkenin taşra istasyonundan binen tek yolcu karşındaki boş koltuğa oturur ve çantasından senin yıllar önce yazdığın bir kitabı çıkarıp okumaya koyulursa, şaşırma: Bu sahne başka bir yazar tarafından senin için yazılmıştı.” (Basit Bir Es, Enis Batur, Kırmızı Kedi Yayınları, s.7, Ekim 2015)

Çok yazan, çok okuyan, çok gezen de dessem mi, yaşamın çoğunu yazım olarak geçiren, hangi mevsim sorusunu ‘yazı mevsimi’ olarak yanıtlayan has yazarların ortak yolculuğu, ortak yazısı olarak da okunabilecek bir kitap ‘Basit Bir Es’. Enis Batur’un kitapla ilgili mikroroman dediğini okumuş muydum bir yerde? Yeni bir tanım olabilir, anlatı denilebilir, yol kitabı diye açılabilir, hatta bir elkitabı, ama kimin elkitabı? Okurun mu, yazarın mı, yolcunun mu?

Calvino ne diyordu: “Italo Calvino’nun ‘Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’ adlı yeni romanını okumaya başlamak üzeresin. Rahatla. Toparlan. Zihnindeki bütün düşünceleri kov gitsin. Seni çevreleyen dünya bırak belirsizlik içinde yok oluversin.”

Okurun aynasından kendini görmek… Acaba yazının kendisine, okuma eyleminin ne’liğine ve yapıtta yazarın yerine dair anlatılar, bir açıdan da ‘görünmeden görünür olma’ hevesi, arzusu, isteğinin yansımaları mıdır? Bir şiir atölyesinde genç bir okur, ‘şiir nedir?’ sorusuna ilginç ve düşündürücü bir yanıt vermişti, hala düşünüyorum, ‘şiir kibirdir’ demişti de, boşta bulunup hemen ‘olur mu öyle şey?’ deyivermiştim. Demiştim demesine de, kalabalık atölyenin bu kez başka bir köşesinden genç bir kız da onu destekleyince düşünmeye koyulmuştum. Tanrı da görünmek istememiş miydi? Öyleyse en çok kendini saklamaya çalışan yazar da, kendisinin, benliğinin, imgesinin, suretinin nasıl göründüğünü merak etmiyor olabilir miydi? Tanrı bile görünmek isterken öyle ya, artık edebiyatın tanrısı mevkiinden indirilmiş olan yazarın bunca saklanma çabası da beyhude değil miydi?

Olsun. Beyhude sayılsın. Calvino’dan Enis’e ‘ne çok oyun oynuyor bu yazarlar da?’ diye sitemle övgü arası bir cümle kurulsun. Unuttum, her şey sonunda ne olmak içindi? Şiir mi, imge mi, su mu, bulut mu, kelime mi yoksa anlam mı? Belki de her şey başta ve sonda bir yolculuk olsun içindi. İster kahramanın yolculuğu ister sözcüklerin yolculuğu.

İşte bir tren boyu Enis’in kat ettiği yoldan, yoksa yol filan yok mu gerçekten, insanın kendinden uzaklaştığı mesafeye mi yol diyoruz, işte Enis’in ya da yazarın bir tren boyu gibi görünen macerasından geriye, yolun geçilen değil geçilecek kısmı kalıyor. ‘Buraya nereden geldim?’ sorusunun yakıcılığı eşliğinde, bir yazıcı olarak, belki de kendini tüm yolcuların ötesinde, üstünde gören kişi demeli, kendi yansısını suda, gökte, toprakta değil, yolda gören sonsuz yolcunun serüveni kalıyor.

Bu kitapta yazılanlarla hiç ilgisi yok, ama ben de bir ‘tren yazarı’ olarak, bir yazarın kendisini aramasından değil, bir okurun bir başka okuru aramasından söz etmek isterim. Oğuz Atay’ın ‘Tutunamayanlar’ı henüz kült değilken, 30 yıl olmuştur, İstanbul-Ankara treninde o kitabı okuyan bir kız görmüştüm. Ne kadar heyecanlandığımı ve tanışmak için çevresinde hayli dolandığımı itiraf etmeliyim.

Enis Batur da Eskişehirli ya, sanki Calvino ile Enis trende karşılıklı oturmuşlar birbirlerini inceliyorlar çaktırmadan, ikisinin de aklında aynı soru, ‘ben bu adamı hangi kitaptan tanıyorum?’