Bavul

Bavul

Yolcu yolunda gerek, elinde bavul gerek.

Sokağa çıkmak için bir ıslık tutturmak, güneşe bakmadan önce mavi şeyler düşünmek, her gün bir yazarı anmak, ama Sait Faik’i iki kere anmak, eski fotoğraflara bakıp hiç tanımadığınız insanlara dair bir hikaye kurmak, çiçekleri sular gibi insanların da gönlünü sulamak ve güzel bir şiir okuduğunuzda en az iki dakika susmak, ki bu bir nev’i sevgi duruşu sayılır o şiir için, nasıl gerekliyse, yolda da bavul gerekli.

Bavul yola düşmeden yolcuya güneş doğmaz! Böyle dememiş atalar ama aslında yolcunun onu çektiğine, bazen sürüklediğine filan aldırmamalı, asıl bavul çeker, sürükler insanı. Bavulun yoksa kahven soğur! Yolcu, bavulla yolcu olur. Yolcunun hüviyetidir bavul. Süvarinin atından tanındığı gibi yolcu da bavulundan tanınır. Yolcuya vatanını sormuşlar, bavulunu göstermiş…

Bavul, ne tuhaf, hem gurbetin ta kendisi gibi gezer yolcuyla, hem de yokluğunda yolcu kendini yetim hisseder. Bavulu varsa, sanki evi de onunla yolculuğa çıkmış gibi olur, onda bazen anne bazen baba, bazen kardeş, eş, arkadaş, evlat kokusu bulur. Bavul, o küçük ev.

Bavul, aynamız. Bavul, şiirimiz. Çoğu kez anonim. Yerine göre lirik, gerektiği zaman epik. Bazen de bir akrostiş: “Bavulun içi hep açık yolculuğa/Ancak yola düşerse rüyasını görüyor/Vedalaşmaların ilmini ondan öğrenmiş şiir/Uzaklar bir şarkı gibi çağırıyor onu/Lakin yolcunun gönlü kısa kalıyor buna”. Bavul şiire de açık.

Neye kapalı ki bavul? İçinin açılmasına karşı değil ama dökülmesine karşı, deşilmesine, yarılmasına da. Öyle olduğunda bir daha hiç kapanmayacak gibi hisseder kendini. İki yakası bir araya gelmeyecek, kapısı olan kapağı kapanmayacak, sakinliğe, dinginliğe hiç kavuşmayacak, kendi haline kalamayacak gibi. Bir de tabii elden ele gezecek, kapanın elinde kalacak, bir köşeye atılacak, bir daha yüzüne bakılmayacak, sonra da kapı dışarı edilip çöpü boylamazsa eğer, evde bir eşya gibi unutulup gidecek…

Bavul eşya değil oysa. Bavul bir hal. Yolculuğun hallerinden. İçi yol dolu, anı dolu, insan dolu, kavuşma ve ayrılık dolu. Bavul hepsinin bavulu. Vuslat bavulu. Yalnızlık bavulu. İnziva bavulu. Yokluk bavulu. Hasret bavulu. Gurbet bavulu. Asker bavulu. Gece bavulu. Taşra bavulu. Anadolu bavulu. Kısmet bavulu. İzdivaç bavulu. Sayrılık bavulu. Tren bavulu. Haydarpaşa bavulu.

Bavul yoldaşımız, can yoldaşımız, kötü günde derdimizi açtığımız. Bavulun başka arkadaşları da var. Yatak yorgandan oluşan dengin yanındaki bavul. İyice arkadaş olsunlar, kimse onları ayırmasın diye belki de dengin ipi bavula da uzanır, onu ortasından sıkı sıkı sarar, bunu iki kere yapar ki yakınlığa da su verilmiş olsun.

Bavula yaslanmış karayağız bir delikanlı gibi, siyah kılıfıyla duran saz ya da bağlama da onun gönül ortağı. Biraz kader ortağı gibi biraz da yolu, halet-i ruhiyeyi paylaşmak, birlikte katılmak ve katlanmak için elinden tuttuğu bir dost. Başka bavullar da var. Hepsi birbirine bakan, yaşını, yöresini anlamaya çalışan. Bazı bavullar İstanbul’dan memleketine dönen işçiler gibidir. Şehirden, işten güçten, insanlardan yorgun. Artık üç beş yaşlıdan, bir kaç kangaldan başka bir şey kalmamış olsa da “İlle de köyüm” diyen, “Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar” diye vasiyet eden bir köylünün hüznünü yalnızca içlerinde değil, yüzlerinde de taşırlar.

Bavul, kederli bir sözcük müdür? Olmaması gerekir, yolculuğa çıktığında neşeli, yazıya girdiğinde ise üzgün bir şey olup çıkar. Öyleyse bavulu yazıdan kurtarıp yolculuğa çıkarmak gerekir.

Ey yolcu, bavulunu bekletirsen gün akşam olur.

Haydar Ergülen