BAY ŞEN DÜDÜK

BAY ŞEN DÜDÜK

Tren bir devamlılıktır. İmla kılavuzlarına, noktalama işaretlerine sığmaz, sığmayacağı için de oralarda gösterilmez ama kılavuzun kapağını kapatır kapatmaz, harfe noktayı koyar koymaz, şen düdüğünü salıverir.

Şen düdük mü dedim? Sesin de giysisi vardır diye düşündüğümden olmalı. Öyle ya, baharın sesi nasıl ayrıysa, kuşlar bile, sanki ötelerden Attar fısıldamasıyla bir kuşlar cıvıltısı duyar gibi oldum, müjdeci ötüşlerle gönlümüzü kamaştırır, ruhumuzu öperler. Sesin sesi öptüğü de olur, sesin ruhu öptüğü de.

Bu yazıya gelirken aklımda iki dize vardı, yazıya armağan olsun diye: “Sütün sesini dinler gibi yalnızlıkta/içime çeker gibi…” Demek ki koşarken, yoksa mola yerinde miydi, düşürmüşüm son sözcüğü. Yazarsam devamı gelir diye aldım buraya. Bir tren yolcusu görür de düştüğü yerden alır ya da içinden bir sözcük kopar gelir buraya.

Dedim ya, trenin devamı vardır, tren bir devamlılıktır. Her biri hem farklı hikâyelerden oluşan hem de bir araya geldiklerinde büyük bir romana dönüşen bir başyapıttır tren. Şimdi bu yazıyı bir trende yazıyor olsaydım, yukarıdaki dizeler eksik kalır mıydı? İlk istasyondan yeni bir sözcük binerdi, derenin yanından geçerken bir imge beliriverirdi, galiba biraz da şakacı bir şeye benzerdi, vadide, iki dağın arasında bir çığlık yankılanırdı, tren mükemmel bir şiir gibi ritim tuttururdu. Ve ben yine ‘dünya içinde, tabiat içinde bu kadar epik ve insan içinde, kendi içinde bu kadar lirik bir şey görmedim’ diye bir hayranlık ve şaşkınlık tuttururdum.

Trende devamlılık var da benim yazımda niye yok, işte derdim bu. İşler rayına girsin cümlesinden ilham alarak, yazı yoluna girsin istedim. Ve oturdum, tıpkı istasyonda tren saatini bekleyen biri ya da trenden inecek yakınını, sevdiğini bekleyen biri gibi, trenin gara girişini düşlemeye başladım. Sonra düşündüm ki, daha yazının ortasındayım, öyleyse treni de yolculuğun tam kıvamını bulduğu, yolculuk fikrinin iyice olgunlaşıp anlamını bulduğu, hatta yeni anlamlara açıldığı yerden düşlemeye başlamak, hem yolculuğun hem de bir yolculuk olarak çıktığım yazının tabiatına daha uygun olur…

Tren devamlıdır. Trenin durduğu yerde deniz başlar, denizin ucundan göğe çıkarsın, bulutların içindeyken yukarıdaki eksik dizeler gelir aklına, yoksa ‘sütün sesi mavi miydi?’ diye geçirirsin içinden, belki de devamlılık böyle bir şeydir dersin, tren de bende şiir olarak sürüyor baksana diye bıyıkaltından övünürsün. Biliyorum, ‘bıyıkaltından gülünür.’ Ama bu defalığına ben övünmüş olayım onunla!

Şen düdük! Sizin de başınıza geliyor olmalı, bilhassa uzun tren yolculuklarında uyku tutmaz beni. Düşünmek, düşlemek, okumak derken kaçar gider, tam ineceğim istasyona yaklaşmışken de geri gelir. Gelen uykuya da ‘neredeydin’ denilmez, göz süzülmez, ‘başım gözüm üstüne’ denir ve uykunun güzel davetine icabet edilir. Ne çare birazdan inilecek, düş gözde yarım kalacaktır. Sanırım benim yazım için de böyle oluyor. Tam artık, trenle muhabbeti koyultuyor, devamlılığı, düdüğü, imgesi, deresi derken yazının son durağına yaklaşıyoruz.

Bu arada da güzel bir şey oluyor, yazının başlığı ne olsun diye kıvranırken, “Yoldevam” mı olsun,

“Devamı Hayat” mı yoksa “Trenin Devamı Var” mı derken birdenbire, ‘sütün sesini duydum’ dizesinin devamını bulamıyoruz ama, trenin sesini duyunca başlığı buluyoruz: “Bay Şen Düdük.”

Sizi bilmem ama bir tren yolcusu olarak benim hoşuma gitti. Öyleyse çal ey tren, çal ey Şen Düdük, çal ki yalnızca kulağımızın değil, gönlümüzün de pası silinsin!