BAYRAM TRENİ

BAYRAM TRENİ

Biliyorum bayram geçti, treni de geçti. Hayır, ben kendimi, “Bayramlara hep bayramertesi çağrılmış” o çocuk olarak görmüyorum. Turgut Uyar’ın şiirindeki, hani, “Öyle ki bir kırgın çocuk gibi Konyalı…” dediği… Bayramlara da çağrıldım şenliklere de, düğünlere de çağrıldım törenlere de. Çağrılı gittimdi, Gülten Akın’ın dediği gibi “çağrılı geldimdi” bazılarına da.

Trenlere de çağrıldım. Aşk sebebiyle çağrıldığım da oldu ayrılık sebebiyle de. Ama aşkla yarışan sebeplerim de oldu tren hususunda. Arkadaşlık, yoldaşlık ve kardeşlik gibi… Hepsinde de çağrıya uydum. Ben gidemesem de, şairlik yaptım kalbimi yolladım, içimi gönderdim, gönlümü uzattım…

Sevincin pul hali… Hani sevinç olur, içi içine sığmaz, yerinde duramaz, uçmak ister, onu en iyisi bir mektubun üstüne yapıştırmak, sonra da kuşlamak gerekir. Pul en güzel nerede kuşlar, elbette bir mektubun üzerinde.

Kuşlamak, Anadolu Türkçesinde vardır. Ama her zaman sözlüğe bakmamak lazım… Bakarsanız üzülürsünüz, niye ‘kuş avlamak, kuş yakalamak’ olsun böyle güzel bir sözcüğün anlamı diye kanatlarınıza küsersiniz, göğü üzersiniz. Biz son yıllarda sıkça söylendiği üzere ‘göğe bakalım’. Göğe bakmak, sözlüğe de sözcüklere de bakmaktan iyidir, insanların birbirlerine bakması gibidir, güzel bakması, iyi bakması gibidir. Gökyüzüne bakmak, insan yüzüne bakmak, birbirinin yüzüne bakmak hep mavidir. ‘Mavi nedir?’ diye sorarsanız, göğe bakalım derim yeniden.

Biz de göğe bakar gibi bakardık birbirimize o yollarda. Yol dediğin kardeşlerle gidilen sevinç. Yol dediğin kardeşlerle buluşmanın coşkusu. Yol dediğin kardeşlere kavuşturan bir tren. Yol dediğin birbirine hayranlıkla bakan gözler. Yol dediğin sevdalı bulutun yüzdüğü bir göğün altında gittiğiniz ev. Yol dediğin…

Yol dediğin 6 kardeş, ama altısı da birbirinden kardeş. ‘Böyle kardeşlik görülmemiştir’ diye insanın övmekten çekindiği bir hal. Bayram treni olması şart mıydı? ‘Deliye her gün bayram’ ne güzeldir, kardeşliğe de her tren bayram treniydi işte. Bayram dönüşlerinde de. Eski trenlere çok bindik, sanki her seferinde de kardeşliğimizi yeniledik. Yedik, içtik, kardeşliğimizin sürekliliğine, zenginliğine, renkliliğine kadehler kaldırdık, sağlığına, şerefine ama en çok da kardeşliğe dedik.

Trenin imgesi Anadolu Türkçesinde olsun, kuşların dilinde olsun, türkülerin telinde olsun, bırakın başka bir dili, şiire bile tercüme edilemeyecek kadar koyudur, dertlidir, yüklüdür. ‘Kara’ denilmiştir bir kere trene. Oysa yolun yüzünü güldüren de odur, yolcusunun su gibi akmasını sağlayan da… Yine de duygusu mu, türküsü mü, efkârı mı, her neyse, hoşumuza gittiğinden kederle severiz onu. Her trenle gurbete gideriz sanki. Sılaya veda ederiz.

Kardeşlik trenine binince bunların hiçbiri olmazdı oysa. Gülün bahçesine giderdik çünkü… Gülün bahçesine girmek için gülüş yeterdi, orada bizi kırmızı bir anne ile mavi bir baba beklerdi, biz de bizi onlara götüren trenin yüzünü güldürmek isterdik. Sanki biraz güldürürdük diye hatırlıyorum. En azından yakınlığımızdan, konuşmalarımızdan, sessizliğimizden, gözlerimizden, birbirimize kalple bakmanın şefkatinden, birbirimizi düşünmenin merhametinden biraz kahkaha, biraz gülüş kalırdı trene de.

Kardeşlik treninin yolcularından birini uğurladık sevdiğim haziranın sonunda. Güzel yolcu, güzel adam, güzel kardeş Halil, mahcup gülüşü, temiz düşüncesi, sevecen bakışları, insan sevgisiyle dopdolu yüreğiyle Eskişehir garında indi trenden. Bozkırdaki Sarıkavak köyüne, dedesinin, babaannesinin, babasının, dayısının, halasının ve yakınlarının yanına gitti. ‘Güzel yolcu güle güle’, bile diyemedik, diyemiyoruz. Aramızda onun güzel kardeşliğiyle eksik trenlere biniyoruz artık. O üzüldüğümüze üzülür diye birbirimize bakıyoruz, gülümsüyoruz, göğe bakıyoruz, nereye baksak onu görüyoruz. Onun aramıza bıraktığı maviye bakıp seviniyoruz. Kardeş mavisine. Mavi; giden kardeş olsun artık.