Bir Babil Kulesi: Beyoğlu

Bir Babil Kulesi: Beyoğlu

Bulunduğum yer tam bir Babil Kulesi’ne benziyor. Beyoğlu’nda Türkçe, Rumca, Yahudice, Ermenice, Arapça, Acemce, Felemenkçe, Fransızca, Rusça, Slavca, Utahca, Almanca, İngilizce, İtalyanca, Macarca konuşuluyor. Bu beni çok sıkıyor. Subaylar Arap, oda hizmetçisi kızlar Rus, uşaklar Rus, Fransız, Alman. Çocuğumun süt ninesi Ermeni, aşçıbaşı İtalyan, yeniçeri muhafızlar Türk.

18. yüzyılın ilk yarısında İngiltere tarafından İstanbul’a elçi atanan Edward Wortley Montagu’nun eşi, İngiliz yazar Lady Mary Wortley Montagu’nün sözleri bunlar. Gerçekten de tarih içinde Beyoğlu, adeta bir Babil Kulesi olmuş. Günümüzde gündüz ya da gece, nüfusu birkaç milyonu bulan, İstanbul kentinin kalbi, iş, eğlence ve kültürün merkezi Beyoğlu, büyük otellerin, tiyatroların, sinemaların, okulların, konsoloslukların, yabancı kültür merkezlerinin, sanat galerilerinin bulunduğu, kentin en canlı ve revaçta semtlerinden biri.

Beyin oğlu                                                                                                                          

Beyoğlu son kimliğini kazanmadan önce, yerleşimin olmadığı, bağlık bahçelik bir yerdi. Bizans döneminde buraya “karşı yaka, öte” anlamında “Pera” deniyordu. Beyoğlu adının verilmesinin nedenleri kaynaklara göre farklılık gösterse de, en yaygın inanış şöyle: Beyoğlu ismini, 16. yüzyıl başlarında, daha önceleri Osmanlı döneminde, İstanbul’da Venedik elçisi, daha sonra Venedik devlet başkanı olmuş Andrea Gritti’nin üç oğlundan biri olan Alvise Gritti’den alıyor. Halk tarafından, “beyin oğlu” ya da “bey oğlu” olarak anıldığından, yaşadığı Pera sırtları da bu isimle anılıyor.

İkonik, karakteristik

Beyoğlu bölgesinin tarihini en çok yansıtan, bu nedenle de en çok arşınlanan bölümü kuşkusuz İstiklal Caddesi’dir. Ortasından nostaljik, kırmızı tramvayın geçtiği, Taksim Meydanı’ndan Tünel’e uzanan bu caddenin iki yanında, her adımda, ikonik, karakteristik yapılar sıralanır. Araştırmacı-yazar-rehber Turgay Tuna’nın da son derece keyifli “Taksim’den Tünel’e Adım Adım Beyoğlu” kitabında altını çizdiği gibi, Beyoğlu, “Osmanlı’da olduğu gibi, Cumhuriyet Türkiyesi’nin de batıya açılan penceresi.” olmuş. Her biri İstanbul’un tarihine ışık tutan, hikayelerle dolu bu yapılardan bazılarını sizin için derledik.

Cumhuriyet Anıtı

Taksim Meydanı’nın sembolü, popüler özçekim alanı. Cumhuriyet kurulur kurulmaz amaç bir tören meydanı oluşturmak ve görkemli bir anıt yaptırmaktı. Halktan para toplanır, o dönemin ünlü Avrupalı heykeltraşlarından İtalyan Pietro Canonica Türkiye’ye davet edilir, Reisicumhur Mustafa Kemal Paşa’nın yanında gözlemlerde bulunur. İki yıl uğraştıktan sonra, bir yanı Atatürk ve silah arkadaşlarını bir yanı da Kurtuluş Savaşı’nı betimleyen bronz heykeller hazırdır. İstanbul doğumlu bir başka İtalyan Guglio Mongeri, anıtı yerleştirir. 8 Agustos 1928’de 30 bin kişinin katılımıyla anıtın açılışı gerşekleşir.

Maksem                                                                                                                             

“Her şeye su ile hayat verdik” yazar. Kuran’dan alınmış bu ibare, meydana adını veren yapı olan Maksem’in üzerinde yer alır. Sekizgen çatısı ve gövdesiyle adeta bir kümbeti andıran kefeki taşından bu yapı, Osmanlı döneminde Boğaziçi sırtlarından getirilen suyu kente taksim eden dağıtım şebekesidir. Sultan III. Ahmet (1703-1730) tarafından yaptırılan Maksem, Arapça’da su dağıtım şebekesi anlamına geliyor. Suyun bu noktadan Kasımpaşa ve Kabataş’a taksim edilmesi nedeniyle de Pera’nın bu bölgesine Taksim adı verilmiş. Maksemin tepesindeki iki kuş köşkü gözünüzden kaçmayacaktır.

                                                                                                                                                            

Çiçek Pasajı

İstanbul ve Beyoğlu, Çiçek Pasajı’na uğramadan eksik kalır. Bugün Çiçek Pasajı’nın bulunduğu han, 1876 tarihli. 1. Meşrutiyet dönemine denk geliyor. Sultan II. Abdülhamid’in sütçü başısı Hristaki Efendi tarafından Fransız mimar Capello Michele’ye inşa ettirilen hanın o zamanki ismi, Cite de Pera veya Hristaki Geçidi. 1908’de Sadrazam Küçük Said Paşa satın aldıktan sonra adı bir süre Said Paşa Geçidi olarak da anılıyor. 1917’de Rusya’da ihtilal olunca Beyaz Ruslar İstanbul’a gelir. İstanbul, İngiliz, Fransız, işgali altındadır. Rus kızları sokaklarda çiçek satarlar. İşgalci askerlerin sataşmaları artınca kızlar da kaçıp pasaja sığınır ve orada çiçek satmaya başlarlar. Çiçek Pasajı adı bu şekilde yaygınlaşır. Zamanla kentin ünlü edebiyatçı, sanatçı, tiyatro ve sinema oyuncularının uğrak yeri olur. Ahmet Haşim’den Sait Faik’e, Munir Nurettin’den Orhan Kemal’e, burası sanat ve edebiyatla dolup taşar.

Mısır Apartmanı                                                                                                        

İstanbul’un farklı köşelerinde hissedilen Mısır etkisinin en güzel örneklerinden biri de bu apartman. 1905-1910 yılları arasında son Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa’nın kardeşi Abbas Hilmi Paşa’nın yeğeni, Osmanlı’nın son dönem sadrazamlarından Sait Halim Paşa’nın kardeşi Abbas Hilmi Paşa tarafından ünlü Ermeni mimar Havsep Aznavuryan’a yaptırılmış olan bu eklektik yapı, gerek cephesi gerekse içindeki detaylarla ar-nuvo ve neoklasik tarzın en güzel örneklemelerini sergiliyor. Mehmet Akif Ersoy’un da kısa bir süre yaşadığı bu bina, bugün en tepesindeki restoran-bar’ı 360 ve her kattaki farklı sanat galerileriyle, Beyoğlu’nun en klas ve şık binalarından.

St. Antoine Kilisesi                                                                                                      

Yapımı 1906 yılında, İstanbul’un Latin Katolik cemaati tarafından başlatılan ve 1912’de tamamlanan İstanbul’un en güzel kiliselerinden biri olan St. Antoine Kilisesi, adeta bir katedral kadar görkemlidir. Kilise, 1195 yılında Lizbon’da doğmuş ve küçük yaşta din eğitimi alıp manastıra kapanmış, uzun yıllar misyoner olarak Fas’ın Marakeş kentinde bulunmuş, son yıllarında da İtalya’ya gelerek burada ölen Aziz Antonio adını taşır. Mimar, İstanbul doğumlu İtalyan Guilio Mongeri, kilisenin dışını Marsilya tuğlalarıyla kaplatmakla kalmamış bol ışık alabilmesi için de üç bir yanına büyük pencereler yerleştirmiş. Burasının en büyük özelliği farklı dinleri birarada toplayabiliyor olmasıdır. Beyoğlu’nda önünden geçen herkese açık bir kilisedir. Ziyaret edenler, ayine katılanlar, mum dikenler adeta Beyoğlu’nun eski günlerindeki çeşitliliği hatırlatır.

Pera Palas Oteli

Her köşesi hikaye ve tarihle dolu bir bina var şimdi karşımızda. Yıl, 1893. Polisiye roman türünün usta yazarı Agatha Christie’nin, 1926- 1932 yılları arasında bu otelde kaldığı ve “Orient Ekspres’te Cinayet” romanını da burada yazdığı tahmin ediliyor. Yazar, 1926 yılında Londra’dayken, 11 gün boyunca ortadan yok oluyor. Arabası ile bir göl kenarında ağaçlara çarpmış, bavulları dağılmış olarak görülüyor. Aslında amacı “göle düştü” süsü vermek. Sonra birden hiçbir açıklama yapmadan ortaya çıkıyor. Bir süre sonra Tamara Rand adlı Amerikalı bir medyum, “Agatha’nın kayboluşuna ışık tutacak anahtar İstanbul’daki Pera Palas Oteli’nin 411 numaralı odasındadır.” deyince, otel ve oda ilgi görmeye başlıyor. Medyuma göre, yazar 11 gün boyunca bu odada bulunmuş. Otel, siyasi kararların alındığı bir yer olması nedeniyle Atatürk için de önemli bir yere sahip. Atatürk’ün dinlenmek ve güncel sıkıntılardan uzaklaşmak için tercih ettiği bir mekan, kaldığı oda da bugün bir müze oda. Ayrıca burası uzun yıllar İstanbul’un nezih eğlence yerlerinden sayılmış. Pera Palas ortaya çıkınca eğlence hayatının merkezi olan efsanevi otel Tokatlıyan’ın devri kapanıyor.