BİR ORTA ÇAĞ HİKAYESİ

BİR ORTA ÇAĞ HİKAYESİ

Türkçede ikinci baskısı Aralık 2011’de yapılan, Heinrich von Kleist’in “Michael Kohlhaas” (Can Yayınları) adlı uzun hikayesinde olaylar 16. yüzyılın ortalarında geçer. Yazarın derdi; adalet kavramını tartışmak, değişik açılardan değerlendirmek ve bir sonuca ulaşmaktır. 19. yüzyılın başında vefat eden Heinrich von Kleist, diğer klasik dönem yazarları gibi hikayelerini ders vermek amacıyla yazar.

Ders vermenin sanatı
Ders vermek amaçlı yazılan roman ve hikayeler neredeyse 20. yüzyılın sonuna kadar hükmünü sürdürür. 20. yüzyılla birlikte edebiyatın, genel olarak da sanatın mutlaka bir şeyin hizmetin olması gerekmediği tartışılır. Sonuçta edebiyatçılar bu görüş etrafında ayrılıklar gösterir. Bazıları sırf sanat için sanatı savunurken, sanatın başka bir şey için olmasını savunanlar da hiçbir zaman tükenmez. Bu açıdan bakıldığında Michael Kohlhaas’ın anlatıldığı hikaye yalnızca bir sanat eseri olarak önümüzde durmaz. Onun yazıldığı döneme dair toplumsal gerçeklerle birlikte düşünce, felsefi akımlar, siyasi olaylar ve duygusal yönelimler de taşıdığı söylenebilir.

Diyebiliriz ki Michael Kohlhaas bir hukuk veya düşünce kitabı olarak da okunabilir. Yine de Kleist’in sanatçı tarafını küçümsememek lazım. Çünkü klasik dönem yazarlarının sanatları, bir deneme veya inceleme kitaplarında bile mutlaka kendisini gösterir. Öyle olunca Kleist’in tartışmak, ders vermek, fikirlerini açıklamak amacıyla yazdığı Michael Kohlhaas; gayet okunaklı, estetik açıdan güçlü, etkileyiciliği yerinde, sanatsal yönünden taviz verilmeden yazılmış, merak uyandırıcı bir kitaptır.

Hikayenin kalbi
Kitabın kahramanı Michael Kohlhaas bir at taciridir ve kendisine dönük yapılan haksızlığın, imparatorluk yönetimiyle olan bağlantısını kurabilecek kadar zekidir. Adalet aşığıdır diyebiliriz. Bu aşıklık, kuru bir adalet düşkünlüğüyle açıklanmaz. Kohlhaas yol yöntem bilen, asilzade sınıfından olmasa dahi, kendi sınıfı içinde neler yapabileceğini kestirebilen, düşünceli, ahlaklı ve bilgili bir şahsiyet. Uğradığı haksızlığı bile önce yumuşaklıkla ve uyumlu bir şekilde hoş görmeye ve savuşturmaya çalışır. Onun psikolojik sorunları yoktur. Giriştiği mücadeleyle kişisel hırslarını birbirine karıştırmaz. Dürüsttür, yapıcıdır. Aynı şekilde eşi de öyle. Eşi zaten kocasıyla beraber tam bir örnek aile tablosu ortaya koyar. Her ikisi de yeni filizlenmekte olan Protestanlık hareketine dahildir.

Tüm bunlar, neden bu şekilde ayrıntılarıyla, hatta okuyucunun bilhassa dikkatini çekecek şekilde anlatılmıştır? Çünkü yazar, okuyucusunun bütünüyle Kohlhaas’a güvenmesini ister. Bu güven, kitabın kalbini oluşturur. Çünkü Kleist kesinlikle anarşist bir anlayışla hikayesini yazmaz. Onun derdi, devlet veya imparatorlukla değildir.

Doğayla baş başa
Kohlhaas, Kleist’in kaleminde örnek bir kahramana dönüşür. Kahraman, haksızlığa karşı duran, mücadele eden ve bu uğurda her şeyi feda etmeye hazır olan kişidir. O, anarşist veya eşkıya değildir. Kleist devletin varlığından, iyi veya kötü olmasından şüpheye düşmez. Ona göre iyi veya kötü devlet ve imparator yoktur. İyi veya kötü yönetim ve imparatorun yardımcıları olabilir. Sistemi sitem yapan, imparatordan çok onun yardımcı, danışman, hukukçu ve yargıçlarıdır. Kleist bu noktaya özellikle dikkat çeker. Kohlhaas’ı da ona göre donatır ve yönlendirir. Aslında Kohlhaas’ın bütün kahramanlığı ve yüceliği imparatorluktan ileri gelir. Çünkü o, uğradığı haksızlık dolayısıyla ülke yönetimine fazlasıyla güvenir. Gerekli bütün başvurularda bulunur. Hukuki yolların tamamını dener. Fakat bütün bu uğraşlarına rağmen tekrar haksızlığa uğrar. Çünkü şikayetçi olduğu kişi bir Junker, yani bir Alman soylusu, asilzadedir.

Asilzade Wenzel von Tronka, ayrıca sarayda, çok üst makamlarda bulunan kişilerle yakın akrabadır. Bu durum Kohlhaas’ın aleyhine işler. Şikayet dilekçesi gerektiği gibi incelenmez, önemsenmez bile. Rehin olarak bırakılan iki at, tarlalarda ağır işlere koşulur; çok çalışmaktan, besinsizlikten zayıflamış, kemikleri görünür hale gelmiştir. Atlara göz kulak olması için yanlarında bırakılan kahya, kan kusuncaya kadar dövülmüştür. Kohlhaas zorbalıklar nedeniyle hem psikolojik hem de maddi olarak hasara uğramıştır. Fakat yapılan bütün kötülükler, kötülük yapan kişinin yanına kar kalmaktadır. Öyleyse kanunların korumadığı kişiler, toplum ve devlet tarafından dışlanmış demektir. Kohlhaas canının, mülkünün, ailesinin ve yanında çalıştırdığı kişilerin, kanunların koruması altında olmadığını anladığı an, kendini doğayla baş başa bulur.

Doğayla baş başa olmak, kanunların geçersizleşmesi anlamına gelir. Buna insanın doğaya, diğer deyişle temel, vazgeçilmez, doğuştan kazandığı haklara geri dönüş denir. Devlet kişinin hakkını koruyamıyor ve gözetmiyorsa, bunu kişi kendisi yapmalıdır. Kaba tabirle devlet kanunlarının bittiği yerde orman kanunları işlemeye başlar.

Kant ve Rousseau çıkmazı
Kohlhaas’ın dürüst bir vatandaş olmasında, haklarını kanun yoluyla aramasında, mantığın dışına çıkmamasında, kendine, ailesine, içinde bulunduğu toplum ve devlete karşı geliştirdiği ödev duygusunda Immanuel Kant’ın felsefesini bulunuruz. Kanunun dışına düştüğüne, toplumdan dışlandığına, bu yüzden toplum ve kanun tarafından bağlayıcılığın ortadan kalkışına dönük akıl yürütmesinde ise Jean Jacques Rousseau’nun felsefesini. Bunlar Kleist’in tartıştığı, çıkmazlara yol bulmak için başvurduğu filozoflardır.

Kleist sentezci bir sanatçı. Ya Kant ya da Rousseau demez. İkisinden birini seçmek yerine, bunları hakikatin birer parçası olarak görüp değerlendirmek, şartlara göre birini diğerine tercih etmek yoluna gider. Ki kahramanı Kohlhaas’ta her iki filozofa dönük yönelimlere rastlarız. Fakat bir yerde hakikatin filozofların düşüncelerinden ibaret olmadığını da bilir. Kleist felsefenin çaresiz kaldığı noktada, yardıma dini çağırır.

Uğranılan haksızlığa karşı kanunların üstünlüğüne başvurmak, Kohlhaas’ın Kantçı; kanunların uygulanmamasına karşı, kanun dışı kaldığına hükmedilip, isyan hareketine geçilmesi Rousseauçu; fakat her iki yöntemin geçersiz kaldığı, kanunsuzluğun ve isyanın topluma, diğer insanlara çok fazla zarar vermeye başladığı, herkesin bir çıkmaza girdiği, sorunlara bir türlü çözüm bulunamadığı noktada Martin Lutherci yönünü görürüz.

Suç ve ceza
Doğasıyla baş başa kalan Kohlhaas, hakkını kendi elleriyle arayacaktır. Eline silahı alır, atına atlar ve Wenzel von Tronka’nın şatosunu basar. Tronka şatodan kaçıp canını kurtarmayı başarır. Kohlhaas ise Tronka’nın peşine düşer. Tronka nerede denilirse oraya gider ve köyleri, kasabaları, hatta şehirleri ateşe verir, yakar. Önce bu, halkın tepkisini çeker. Fakat sonra halk Kohlhaas’a hak vermeye başlar. Kohlhaas’ın çetesi on kişiden oluşurken, yirmiye, daha sonra da yüze çıkar; askeri birliklerle yaptığı savaşlarda başarılı olması, destekçilerini artırır.

Dönüş yine Kant felsefesinedir. Fakat bir aracı vasıtasıyla. Bu aracı Martin Luther’den başkası değildir. Protestanlığın kurucusu Martin Luther, Kant’la Rousseau, üst sınıfla alt sınıf arasında arabulucu konumdadır. Onun anlamı merhamettir. Hiçbir fikir ve insana yabancı veya düşman değildir. Onun düşmanı olduğu şey; günah, kanunsuzluk, şiddet, acı, gözyaşı, vicdansızlık, hukuksuzluk ve kötülüktür.

Martin Luther araya girer, imparatora ve sarayın üst sınıf yöneticilerine başvuruda bulunur, mektup yazar. Azılı bir katile, isyancıya dönüşen Kohlhaas yalnızca Luther’i dinleyecektir. Luther, Kohlhaas ne kadar haklı olursa olsun, kanun dışına çıkamayacağını, sorunların mutlaka kanunlar yoluyla veya direkt imparatora ulaşılarak çözülmesi gerektiğini ihtar eden, gösteren, “kutsal” mercidir.

Kohlhaas karısını ve kahyasını yitirir, çocuklarını öksüz bırakır, mülkünden olur, birçok kişinin ölmesine neden olur, destekçileri de ona oyun oynamaya kalkışır. Fakat o, Luther’in gösterdiği yoldan ilerleyerek hakkını bulur. Mahkeme sonuçlanır. Asilzade Tronka cezasını çeker. Kohlhaas isyanının bedelini idam edilerek öder. Böylelikle kitabın sonunda Rousseau felsefesinden çıkılır, Kant felsefesine dönüş yapılır.

En başta söylediğimiz gibi Kleist ders vermek amacıyla Michael Kohlhaas adlı kahramanı yaratır. Bir yandan imparator ve saray görevlilerine, diğer yandan dürüst vatandaşlara uyarılarda bulunur. Kleist’in uyarıları, aradan birkaç yüzyıl geçmesine rağmen geçerliliğini kaybetmemiş; değerlendirilmeli ve göz önünde bulundurulmalıdır.