BOŞLUK GARI

BOŞLUK GARI

“Kışlalar doldu bugün/doldu boşaldı bugün/gel kardaş görüşelim/ayrılık oldu bugün” türküsü, türküden çok bir ağıt, bir mektup. Garlar için söylemekse fena: Garlar doldu bugün/doldu boşaldı bugün…

Boş garlar, kuzey filmlerini andırır. Belki duygusunda vardır kuzey, ıssızlık, yalnızlık, kar, beyazlık, boşluk… Tren oysa yalnız garları değil, ovaları en çok da, bozkırları ve karın adeta bir heykel durumu aldığı zamanları, kentleri, yolları doldurur. Beyazperdeyi de ilk trenin doldurduğunu, sinema salonundaki seyircilerin lokomotif üstlerine geliyormuş duygusuyla kaçıştıklarını okurken biraz şaşırmış ama çokça gülmüşüzdür. Tren garlardan, yollardan sonra en çok öyküleri, romanları, filmleri, şarkıları, türküleri, mektupları doldurdu… (Trenin gelişi gibi cümlenin de gelişi ve gidişi belli. Siz bir zahmet benim yerime cümlenin devamını şöyle yazıverin: En çok da gönlümüzü doldurdu.)

Tren, duygusuyla, edebiyatıyla, kültürüyle ve eviyle, yuvasıyla en çok gönlümüzü doldurdu. Evi, yuvası dediğim zaten bildik şey, istasyonlar, garlar. Demiryolları ve raylara gelince, onlar da trenin sokakları, caddeleri, parkları, alanları.

Tren de bir tür hayvan sayılır
Tren insan gibi tümüyle evcil değildir, onun da evini özlediği zamanlar olur ama evinde geçirecek zamanı yoktur pek, kısa bir dinlenmeden sonra yeniden yola düşmesi gerekir. Belki de bu yüzden tren de bir tür hayvan sayılır. Dağlarca nasıl övüyordu şiiri, hatırlayın, “İçimdeki Şiir Hayvanı” diyordu. Treni övmek için de benzer bir mecaza başvurabiliriz, ona eski zamanlardan beri süren bir hayvan diyebiliriz. Tren yalnızca kentlerden, kasabalardan değil, ormanlardan, dağlardan, uçurum kıyılarından da geçer. Ünlü tren yolculuklarından biri de Peru’daki And Dağları’nın zirvesinde bulunan, ‘bulutlara asılı şehir’ Machu Picchu’ya trenle yapılan yolculuktur. Tren o kadar yükseğe çıkmaz ama yine de ‘göğe bakma durağı’ da trenin istasyonlarından biri olarak şiirde durur. Şiirde duran her şeyin de trenlerde, garlarda, yollarda yeri ve hatırı vardır, kıymetlidir…

Haydarpaşa’da ıssızlık
Haydarpaşa’ya gittim geçenlerde, ıssızlık başköşeye kurulup oturmuştu. Deniz kapısıyla Anadolu kapısı arasında acı bir rüzgâr esiyor, kapıları çarpmıyordu. Hayır, o yüksek, ağır, kadim kapılara nefesi yetmiyordu rüzgârın belli ki, daha acısı kederini, yalnızlığını, terk edilmişliğini ve içinin boşalmasını koyu bir çığlık gibi yüzümüze çarpıyordu. Yalnız kendimi değil, yalnız gençliğimi değil, Haydarpaşa’nın yüz yılı aşan ömrünü, konuklarını, ağırladıklarını, yolcu ettiklerini hatırladım. Hiçbirini tanımıyordum ama hepsiyle de paylaştığımız şey bizi birbirimize bağlıyor, yolu Haydarpaşa’dan geçmiş olanların bahtiyarlığında buluşturuyordu. ‘Bu ne romantizm!’ demeyin, her şeyi gelişmeye, ilerlemeye bağlamayın. Daha iyisi yapılır, daha yenisi kurulur diye de ne beni ne kendinizi avutun.

Haydarpaşa’yı da korumazsak neyi koruyacağız? Ya o yol boyundaki küçük istasyonlar, hani “Haydarpaşa’nın dizeleriyiz” ya da “Anıların müzeleriyiz” gibi, söylemesem olmaz, ‘şiir gibi’ duran küçük istasyonlar, hele onlar, hele onlar… Ali Kızıltuğ’un “Asr-ı gurbet harap etmiş köyümü”  dizesiyle başlayan “Gel Hele” türküsü dilimde gezdim Haydarpaşa’yı. Gezdim mi canımı mı üzdüm, bilemedim. Sonra merdivenlerden indim, İstanbul’a baktım, bu kapıdan inerek, vapura binerek asri gurbete, İstanbul’a geldiğim günleri hatırladım. 32 yıl olmuş. En az 100 kez geldiğim, döndüğüm Haydarpaşa’dan kendimi iyiliğe, güzelliğe, sevince, Eskişehir’e bir daha uğurlayamayacak olmanın kederini yaşadım. Gülten Akın’ın dediği gibi: “Sonra işte yaşlandım.”