BU SEFER UZUN…

Yahya Kemal Beyatlı’nın “Sessiz Gemi” şiirini ilk duyduğumda orta 2’ye gidiyordum. Orta 2: Terk yeri. Orta’yı ikiden terk edenler matematik yüzünden terk etmişlerdir çoğun. Hayatın muhasebesi dururken okulun matematiğinden ne çıkar ki? Çıksa çıksa üç elmayla iki armut toplanmaz, toplansa da kimseye yararı olmaz türünden bir Cin Ali sonucu çıkar.

Matematik deyince şiir. Her şeyin bir matematiği yok mu? Öyleyse müziği de vardır, olmalı. Yine Yahya Kemal, “Kar Musikileri.” Ruh matematiği, ruh müziği. Say ki bir tren bunlarla gidiyor geceyi, hesaplayarak çıkıyor hayatı ve uyaklı, ahenkli tıkırtılarla, ki vurmalıların yaylılar gibi duyulduğu eşsiz bir yol senfonisidir bu, mırıldanıyor müziği.

Sanki yatılıyım, hem de parasız yatılı, “leyl-i meccani”, hangisi güzel sorusunun yanıtı birden fazladır, ikidir, ikisi de güzeldir zira hem parasızlık hem gece. Çünkü ikisi de kendilerine şiirde yer bulurlar, eh şiirde yer bulduktan sonra da parasızmışım, yorgunmuşum, uykusuzmuşum, değme geceme!

“Meram ile Ekspres” diye bir yazı yazmıştım, o Cemal Süreya’yı yitirmek kadar çok, eski ve uzun değil, belki hiçbir şey onun kadar değil, 20 yılı var. Yazının da bir meramı var ama ekspres boşuna değil, katar katar dert, katar katar olmuş gamlar acılar, bunları hem taşımak hem sığdırmak hem de kâğıda yazmak için meramımızı ekspresten başka neye bağlayabiliriz, yükleyebiliriz? O yazı da şimdiye dek taşıdı bunları ama bundan sonra gam çekecek, dert taşıyacak hali var mıdır, kalmış mıdır, emin değilim.

Gençliğimin trenleri çoktan geçip gitmiş bu istasyondan, beni geçmiş, benden geçmiş, bensiz geçmiş de desem olur. Bilmem gidip artık kimler için istasyonlarda durur? Ben, benden geçmiş gitmiş tren, gidip de kimsenin istasyonunda durmasın, gençliğe yolcu olanları almasın demem. Yalnızca Orhan Veli’nin, “Bakakalırım giden geminin ardından” dediğini unutmam ve bakakalırım gidenlerin ardından. Çünkü o gemiler, o trenler boş gitmezler, ayrılıkla dolu bir sefere çıkarlar.

İlk Orta 2’de çıktıydım ben de acı bir sefere, gözyaşlarımın seferine, cennette uyuyası Abdullah Az öğretmenim, iyiliğin Türkçesi bir gencecik adamdı, sıra arkadaşım Sezer sırasız öldüğünde kara tahtaya, “Bir çok giden memnun ki yerinden/çok seneler geçti dönen yok seferinden” yazdıydı. O sonsuz turneye sessiz bir gemiyle gidilirmiş meğer.

Beyhude yazı. Bilirim beyhudedir demek için yazı. Teselli nedir, niye avunmak isteriz? Gönül avunsa ne avunmasa ne? Son yıllarda, daha ikinci çocukluklarını, demek ki ‘ikinci yaz’larını yaşamaya hazırlanırken sefere çıkan arkadaşlarımın yerini ne tutabilir? Yazı, şiir, anılar, çocukluğa yolculuk, resimlerin gülümsemeye durması, aşkolmalar, iyiolmalar, yarısı sözcüklerin tuzundan gamlı, yarısı arkadaşlığın gözünden demli gözyaşları, “Ankara Ankara güzel Ankara”dan arkadaşlığın gençlik parkına yakınlıklar, içtenlikler, güzellikler, yılbindokuzyüzeylül öncesi sınanmış arkadaşlıklar, “ve yoldaşlığa su verildi” güzellemesine tercüme edilen bazı kitaplar, kendineiyibakmalar, incesızıdan şarkılar, Ankara-Eskişehir-İstanbul, ne trenler ne vapurlar, ille de yine yağmur gibi başıma yeniden yağsa o arkadaşlar arkadaşlar…

“Hüzün mensubu” bir postacı tanımıştım bir zamanlar. Şiir yazıyor, şiirle geziyor, şiir dağıtıyordu. Bu yaz hüzün mensubu bir postacı gibi hissettim kendimi, hep Ankara’ya, hep arkadaş uğurlamaya giden. Önce Ahmet Erhan’ın su döktük ardından, şimdi de Adnan Azar’ın ve şiirini okuduk ölümün yazısının hiç silinmediği o kara tahtadan: ”belki biraz ağladınız/bir gözyaşı izi boyunca kanadınız/akşamlar ve parklar arasında/dünyaya en çok siz yaraştınız.”

Bu sefer uzun oldu, çok uzun, sonsuz gibi.