BU TREN ÇOCUKLUĞA GİDER…

BU TREN ÇOCUKLUĞA GİDER…

Tren ve kitap yolcusu aynı kişidir: İkisi de çocuktur bence. İkisi bir çocuk kişidir. İkisi bir çocuk kişi olan, ikisinden bir çocukluk çıkan kişiye ‘erken’ derler. Erken demek bu hususta ‘evvel’ demek yerine de gelir ve geçer. Benim bu hususta bildiğim, sevdiğim ve övdüğüm şeylerin başında da Ömer Erdem’in evveliyle ahiriyle şiir ve hayat demek olan ‘Evvel’ şiiri gelir ve hiç gitmez: “Biz ordaydık ve bunu bilmeden bildirilmeden evvel/çıplaklıktan evvel ve doymaktan ve açlıktan evvel/biz ordaydık ve bunu bilmeden bildirilmeden evvel/biz ordaydık ve burayı bilmeden buraya düşmeden evvel.”

Böylece şiir gibi bir hal içine de giriyor trenin kapısından içeri giren ve kitabın kapağını saygıyla aralayan kişi. Yaprağın yaprağı aralaması ve kapının kapıyı açması gibi bir hal. Ömer Erdem’in “evvel”inden sonsuz esinle ve ona benzetmeye çalışarak, kimi şiirler böyle bir saygı ve sevgi duruşunu da hak ederler, “gibi” redifli bir şiir yazsam mı acaba? Yazabilir miyim acaba?

Tren yolcusunun da güzel işlerinden biri de şiiri düşünmek olsa gerek. Şiiri uzun uzadıya ve uzuuuun bir yolculuk olarak düşlemek. Şiiri düşlemekle düşünmek de bir ve aynı şeydir bana kalırsa. Tıpkı tren ve kitap yolculuğunun aynı olması gibi. Düşlerken şiiri yazmaya başlar insan ve sonra onun bir parçası olur. Baktığı şeyin, gördüğü şeyin, hissettiği ve elbette düşlediği şeyin de bir parçası olur. Yazmak bunlardan sonra gelir ki, kolay olmasa da, yolculuğun son aşamasıdır bu. Yolculuğun bittiği yerdir. Oysa yolculuğun kendisidir asl’olan ki, şairin de yol olduğu macera odur. Şiir olmak yol olmaktır. Bazı şiirler, “evvel” gibi, yalnızca şiir olmayı değil, ötesini de duyurdukları için, yol oldukları için, artık ‘ötesi’ diye okunurlar, bilinirler. Ne diyelim buna öyleyse, “evvel ötesi.”

Şiir gibi, yol gibi bir hal “evvel ötesi.” Yine şiire bakarak, o bazen bir işaret fişeği, bir iz, bir deniz feneri, bir çoban yıldızı, bir göz uyurken bir gözün kırpılması, bir mektubun pulu, ki mektup daha yazılırken pul yola çıkar bile, av borusu ama tersinden bir av borusu, avcılar ve av köpekleri için çalınandan değil, gazeller, ceylanlar, karacalar ve dahi avına gidilen ne varsa onlar için çalınan bir can borusu, “gezme ceylan bu dağlarda seni avlarlar” ezgisiyle üflenen diyelim baktığımız şiir için ve devamını yazıyla yazmak mümkün de anlatmak, dile getirmek mümkün değil diyerek yine şiire bakalım: “Söylenecekler daha söylenmeden evvel.” Öyleyse bir de “evvel öncesi” diyelim bu hale ve “evvel ötesi”yle aynı yola yazıldıklarını, aynı şiiri sürdüklerini söyleyelim.

Şiir yola düşürüyor demek insanı, yol da şiire düşürüyor, şiire çıkıyor, şiire çıkarıyor. Demek ki yer ve insan haritasında daim ve kaim olan şey, yolculuk, bir başka deyişle seyrüsefer. Kuşların takacak kanatları var, insanlarınsa bakacak şiirleri, gidecek yolları, ulaşacak yerleri ve elbette kavuşacak günleri var. Menzil aynı, hiç değişmiyor. İnsanın da, şiirin de, ağacın da, kuşun da, hayvanın da menzilinde kavuşmak diye bir istasyon var ve hepsi birbirini orada bulmaya, buluşmaya, bulup buluşuncaya dek beklemeye gidiyor. “Bir sürü haller içinde” olan insanın hali de, yalnızca kendi halinden ibaret değil. İnsan olmak demek başkalarının halini de bilmek, onların hallerine de bağlı olmak demek. O yüzden şiiri farklı söylüyor, değişik zamanlarda ve yerlerde arıyor, bazen birbirleriyle kesişen, çoğu zamansa çatışan, çatallanan yollara düşüyor, kimimiz neyi bildiğini bilmiyor, kimimiz neyi bilmediğini biliyor ama yine de hepimiz bilmekten çok bulmaya gidiyoruz.

Yolculuk nereye: Çocukluğa mı?
Yolculuk nereye: Bilmeye mi bulmaya mı? Önce böyle düşündüm, sonra da çocukluk dururken, sahi kaçıncı gezegendir çocukluk, bence birinci, en birinci gezegen, bilmenin bulmanın sırası değil dedim. Uzuuun bir aradan sonra ilk kez tren yazısı yazmanın sevinci, hayreti, şaşkınlığı da ayrı. Sanki ilk kez trene binmiş ve dünyayı keşfetmeye, kendini anlamaya, insanları tanımaya da bir kapı aralamış gibi, cümledeki ‘gibi’de anonim kalmış bir çocuk gibi hissediyor yolcu kendini. Dedim ya bazen yolcu, yazar, şair ve çocuk aynı kişidir.

Niyesi yok ama ben yine de gerekir diye birkaç niye bulmaya çalışayım. Hem dedim ya trendeyiz, yolumuz uzun. Hem size bir şey söyleyeyim mi, ben trene binip iki istasyon bile gitsem, kendimi şehirler, nehirler, dağlar, dereler, tepeler, hatta ülkeler aşmış, görmüş ve nihayetinde de yaşadıklarından, gördüklerinden, duyduklarından ziyadesiyle hoşnut kalmış bir gezgin gibi hissederim. Trenin yolcuya verdiği his başka hiçbir vasıtada da yoktur, ayrıca bunu da unutmadan söylemek isterim.

Peki, tren niye? Çünkü tren insana her daim oyuncak duygusu verir. Oyuncak tren çocukluğun şanındandır, o olmazsa çocukluk keşif, merak ve yolculuk duygusundan mahrum kalır. Onsuz da büyür büyümesine de bir şeyler eksik kalır. Ben çocukluğumu sürdürmek istiyorum daha, o da trenlere biniyor, geziyor benimle birlikte. Bazen aynı trenin içinde, üstelik çocukluğumla içiçeyken, o başka bir yere ben trenin götürdüğü yere gidiyorum, ama olacak o kadar.

Tren insanın çocukluğunu sürdürmesi, çocukluğuna gitmesi ve çocukluğunu hiç unutmaması, hep hatırlaması için bire bir. Adeta bir park gibi. Bazen tıngır mıngır sallandığında da insan kendisini rüyasında bir parkta salıncağa binmiş sallanan bir çocuk gibi görebilir, hissedebilir. Ama zaten eskisi eski zaman oyuncaklarına, yenisi çağımızın teknolojik oyuncaklarına benzeyen trenler de çocuklara, çocukluğa, büyümeyi unutmuşlara ya da çocukluğunu sürdürenlere bir davet gibi göz kırpmazlar mı? Kırpmaz olurlar mı? Duran bir trenin yüzüne bakın. Aaa o da ne basbayağı yüzü gözü var değil mi, ağzı da var, dur bi dakka şimdi de gülümsemeye mi başladı koca tren, göz de kırpıyor. İnsan diyor ki al götür şunu eve, topla mahallenin çocuklarını doya doya oynasınlar, okula da onunla gitsinler spora da, eğlenceye de…

Tren de bir yazı, bir şiir, bir park yerine geçer, hatta mahalleden bir çocukluk arkadaşı bile sayılır. O da insanı çocukluğundan koparmadan alır, götürür, gezdirir, dolaştırır, ulaştırır, kavuşturur ve geri getirir. Çocukluk geri gelmez gelmesine de, çocukluğa en yakın yere de yalnızca tren götürür. Niyesi hem var hem de yok. Çünkü bir oyuncak olan tren de çocuklarla beraber büyümüştür, yola gelmiştir, o yüzden çocukluk arkadaşlarını hiç unutmaz. Bu tren niye buradan geçerken uzun uzun düdük çalıyor diye soranların kulağına şu sırrı fısıldamak isterim: O tren bir daha geçerken, başınızı uzatıp şöyle bir bakın, size bir yerden tanıdık gelecektir. Sokaktan, parktan, okuldan, kırlardan… Çünkü o tren arkadaşlık istasyonundan kalkan ve anılar istasyonundan geçerek  vefa istasyonuna gelen uzun bir çocukluk kahramanıdır. Çocukların kahramanları da çoğu zaman en yakın arkadaşlarıdır, tıpkı tren gibi.