BÜLBÜL NE GEZERSİN ÇUKUROVA’DA?

Tek başına seher vakti öten bir bülbül sesinden kendi hayat öyküsünü, aşkını, ayrılığını, acısını kanatlandıran insanımız, bunu en güzel türküyle anlatabilirdi.
Sese, çığlığa dönüşmeyen başka hiçbir sanat veremezdi bu durumu.
Asıl ‘özne’, evini barkını, eşini çocuğunu bırakmış, Çukurova’ya gelmiş. Çukurova’da sabahın seher vaktinde tek başına öten bir bülbül portresinden, onun sesinden bir anıt dikiyor.
O seste hayatın acımasızlığı var.
O seste ülkenin çektiği yoksulluk var.
O seste sevdiğinden, yerinden yurdundan ayrılmış olmanın ruhu göz göz eden acılı iğneler var.
Kendi dile getiremediği büyük bir yakıcılığın bir ağustos yangınına dönüşmesi var.
Yüzlerce yıl, bu toprağın çektiği göçler, ‘gurbet’ kelimesinin bütün çağrışımlarına muhatap olan milyonlarca insanın bunu yaşarkenki ruh hâli, adeta bütün yönlerden, zamanın ve mekânın bütün saklı taraflarından süzülerek türküye konuyor.
“Bülbül ne gezersin Çukurova’da?” Dört kelimeden oluşan bir soru cümlesi, tarihin, coğrafyanın, iklimin; bütün bunları anlamlı ve değerli kılan bir milletin asla soru olmayan sorusu değil sadece…
Kaderi ve kederi bütün bir hayatı sağarak, mayalayarak ortaya çıkardığı acıyı bal eyleme işleminden başka bir şey değil.
Türkü, Cahit Öztelli derlemesi.
Hicaz Türkü olarak notaya alınan iki dörtlüğünü buraya alıyoruz:

“Bülbül ne gezersin Çukurova’da
Belki eşin gelir bulmaz yuvada
Kendim gurbet elde gönlüm sılada
Ötme garip bülbül gönül şen değil”

“Bülbülün yatağı bahçeler bağlar
Garibin yatağı kahveler hanlar
Gurbet ilde ölsem bana kim ağlar
Ötme garip bülbül gönül şen değil”

Kimden dinleyelim bu türküyü?
Eda Karaytuğ, iyi. Handan Kara, iyi. Serap Mutlu Akbulut, çok iyi…
Her üçünden de ayrı ayrı dinleyebilirsiniz.