Çelebi

Çelebi

Yazımız yolculuktur, yolculuk da yazımızdır ya, öyleyse bakalım çelebi bir tren, vapur var mı hiç? Yoksa hiç çelebi kalmadı diye namı da mı yürümüyor? Hem çelebinin namından ne olacak, olsa olsa çelebinin iki adım arkasından gelir. Yani öyle beyhude.

Herkes çelebiye danışır, çelebi dağa taşa, uçan kuşa, ağan yıldıza, akan suya, yükseklerden bakan göğe, usuldan hızlıya çıkan rüzgara ve dahi varlığın akıcı, uçucu, geçici olduğu şeylere, tabiattan nasibini almış, bir zaman dilde kalmış, sonra açılıp anlaşılmış her nesneye danışır.

Danışmak, tanışmaktır ki “Gelin tanış olalım/işi kolay kılalım/sevelim sayılalım/ dünya kimseye kalmaz” diye, Türkmen Kocası Yunus Emre’nin söylediği aslında, bir makamı değil de bir hizayı anlatır. Danışan, tanışır, tanışan hizaya gelir!

Çelebinin hizası kendisiyle ölçülmez, onunla karşılaşanların, tanışanların, hemhal olanların, yoldaş olanların görüşüyle ölçülür. Göz kararı değil, gönül kararı. Hiza da hem yol ölçüsüdür hem de ol! ölçüsü.

Çelebi yola kendinden çıkar. Kendinden yola çıkmak, bencilden yola çıkmakla aynı şey değildir. Kendinden kurtulmak manasındadır bu dediğim. Yol kendisiyle yola çıkan birinin ağırlığını nasıl taşısın? İnsanın ben haliyle, ten haliyle geçtiği bir yol değil ki bu, insanın en haliyle geçtiği bir yol. İnsanın en hali, en hafif hali. Adeta olmadığı. Tül gibi, ruh gibi, nefes gibi bir hal. Hiç hali.

Benlik hırkasından soyunmuş, yolu giyinmiş kişidir çelebi. Hatta daha da güzeli, böyle tanımlara, cümlelere gülmesi gelendir. Sanki onu bir aziz gibi tarif ve tahlil ettiğimizi düşünür. Haksız da değildir, zira çelebi bir kişi bence aziz mertebesindedir. Lakin işte çelebilik de bunu hiç kabul etmemek ve kendini “fakir” olarak takdim etmektir.

Çelebi benden, tenden, kendinden soyunmuş ve insan olmaya doğru yola koyulmuş kişi olarak kendini ‘seçilmiş’ saymaz, hatta ‘vazifeli’ bile saymaz. Gönül saymaktan, hatır saymaktan, kul hakkı saymaktan, rıza saymaktan daha önemli görmez çünkü saydığımız ‘saygınlık’ları.

Çelebi, dünya ağrısıyla yorulmuş ruhları, hırsla yarı yolda durmuş kalpleri, hasetle kurumuş kalmış düşleri, kendisi gibi olmaya değil olmamaya bir davettir. Çelebilik yolcu değil yol olmaktır. Yola davettir.

Çelebinin yola hürmeti, insana hürmetidir. İnsanın geçiciliğine duyduğu saygının gereğidir. Yol bunun için vardır. Yola çıkmak başkasına çıkmaktır, başka biri olmaya çıkmaktır, yineleyelim, kendinden çıkmaktır. “Başkası olma/kendin ol” ısrarını haykıran bir yeni dünyaya karşı, eski dünyaya doğru yol almaktır.

Çelebi yolluk olarak yanına neler almıştır acaba? Ekmek mi tuz mu yoksa su mu rüzgar mı? Pirinç mi nefes mi? Buğday mı zeytin mi? Söz mü boşluk mu? Azlık mı yokluk mu? Mevcuttan başka hiçbir şey almamıştır. Mevcudun da hepsini almamıştır, biraz eksiği kalsın diye.

Sevgiden, gülümseyişten, anlayıştan, iyilikten başka yolluğu yoktur çelebinin. Kuşlara darı döker gibi yollara döke döke gider yolluğunu. Yoldan başka kimsesi olmayandır çelebi. Öyleyse yolu sayması, yolu sevmesi, yol olması için fazladan bir sebebe ihtiyacı yoktur.

Yola çıkın. Yolun size çağırdığını, gülümsediğini, açıldığını göreceksiniz. Kimse yola çelebi olarak çıkmaz. Yol insanı kurtarır, büyütür, inceltir, gülümsetir, sezgiye kavuşturur. Öyle geçene, öyle gidene çelebi derler. Yol çelebiyle gider. Çelebi yol halidir, yolun gülümseyişidir.