CEM DAVRAN: MAHALLEM EN BÜYÜK AİLEMDİ

CEM DAVRAN: MAHALLEM EN BÜYÜK AİLEMDİ

Cem Davran, ekranların sevilen yüzlerinden… Son olarak TRT 1’de yayınlanan ‘Hayat Yokuşu’ adlı dizide Cemal karakterini oynayan Davran, üstlendiği rollerin hakkını veriyor. Bu sebeple de hem izleyicinin hem de yapım şirketlerinin aradığı isimlerin başında geliyor. Başarılı oyuncu ile çocukluğunun geçtiği mahalle günlerini, komşuluk ilişkilerini, çocuklarını ve babasını konuştuk.

Siz nasıl bir mahallede büyüdünüz?
Hayatta bir sürü şeyi film gibi sinema tadında yaşayan bir toplumduk. Hayalperesttik ki zaten hayal kuramayan bir toplum can çekişiyor demektir. Bir hayali belki de binlerce hayali bir arada gören bir toplumduk. Ben de o mahallelerin birinde büyüdüm. Komşular aile gibiydi. En yakın akraban, kendi kardeşin senin acını, mutluluğunu bilmezken komşun bilirdi. Okuldan geldiğimde annem evde yoksa hangi komşuya gideceğimi şaşırırdım. Çünkü Fikriye Teyze’ye gitsem Madam Katina ‘niye bana gelmedin?’ diye darılırdı. Madam Katina’ya gitsem Melahat Hanım bozulurdu. Bütün inançların ve duyguların bir arada barış ve sevgiyle yaşandığı günlerdi. Çocuk tiyatrosu sınavına giderken bir köşede annemin köylüsü Çayelili Fikriye Teyze elini açmış dua ederken öbür taraftan Madam Leftali istavroz çıkarırdı. Mahallelerindeki bir çocuğun sınavı kazanabilmesi için herkes bildiğince yol verirdi. Ben böyle bir yerde büyüdüm. O günleri çok özlüyorum. İstanbul’un kadim mahallelerinin en önemli özelliği bir sürü inanca sahip insanın bir arada olmasıydı. Herkes herkesin inancına saygı gösterir hatta inancını rahat yaşayabilmesi için fazladan emek gösterilirdi.

Sabah kahveleri olurdu, bir evde ne pişerse diğer evlere de ikram edilirdi…
Bizim mahallede İtalyan bir aile vardı. Çocuklarıyla arkadaşlık ederdik. Babaları İtalyan, anneleri Alman kökenliydi. Çocuklarıyla hâlâ görüşürüz. Mesela mahalleden birinin oğlu askere gidiyorsa evin babası İtalyanların geleneği neyse o da onu yapardı. Çocuklar babalarını kaybettiğinde tüm komşular onları hiç yalnız bırakmadı. Gisella balkona çıkıp ‘annem çilekli pasta yaptı, gelin’ diye ablamla beni davet ederdi. Annem de mesela kıymalı börek yaptığında biz de onları davet ederdik. Benim çocukluğum bu yüzden rüya gibi geçmiştir. Son derece mutlu bir çocuktum. Elbette önceliğim ailemdi ama aynı zamanda en büyük ailem de mahallemdi. Belki de mahallede yaşamış son mutlu çocuklardık.

Mahallenin bakkalından alışveriş yapar hesaba yazdırırdık…
Evet, herkes herkesin halinden anlardı. Küçük bir evde otururduk. Akrabalar kalmaya gelirdi. Aşağımızda bakkal Selahattin amca vardı. İki üç ay ödeme birikirdi. Misafirler biraz uzun kalınca hesap daha da katlanırdı. O bakkal bu durumu bilirdi. Babam gider, ‘Selahattin biraz geciktirdik ödemeyi’ deyince, ‘olur mu sizin misafiriniz var’ derdi. Mahallenizin esnafı ekstradan bir katkıda bulunması gerektiğini düşünürdü. Benim ayağım çok uğurludur. Şimdi de öyle, bir arkadaşımın dükkânına gideyim arkamdan müşteriler girer. Bakkal amca da anneme, ‘Cem her gün dükkâna gelsin, onun ayağı uğurlu’ dermiş. Okula gitmeden önce her sabah bakkala uğrardım, o da bana gofret verirdi. Bu kadar iç içe bu kadar duygusu, cümlesi bir insanlardık.

Hayat boyu taşıdığımız travmalar o çok kutsal dediğimiz ailede ve çocukluktan başlıyor aslında değil mi?
Aynen öyle. Düşe kalka büyümek var ya hem somut hem de soyut olarak gerçek hayatta da aynı. Düşüyorsun, dizini yaralıyorsun, ruhun da öyle. O yüzden çocuk yetiştirmek daha doğrusu toplumun çocuk yetiştirmesi çok zor.

Babanız da sizin gibi bir baba mıydı yoksa daha mı kurallıydı?
Babam benden daha az tahsilliydi ama benden daha iyi babaydı. Ben onun ayarında bir baba olmayı tutturabildiysem ne mutlu bana. Annem de babam da çok iyi insanlar, bu konuda şanslıyım. Annem hayatta ama babam vefat etti. Babam masallardaki gibi bir babaydı. Hulusi Kentmen gibiydi. Ailesine sahip çıkan, çocuklarını önemseyen, onlar için hep bir fazlasını yapmaya çalışan, çocukları doymadan, bir şeylere ulaşmadan kendi için yaşamdan asla talepte bulunmayan bir babaydı. Annem de tarhana çorbasını yedi gün yedi ayrı yemek diye yediren bir kadındı. Güzel bir mutluluk oyunu kurulmuştu. Sıradan memur ailesinin çocuğuydum, vakıf evinde kirada otururduk. Maddi eksikliği hiç hissetmedik. Biz diğer anlamıyla zengin bir çocuktuk. Hayattan keyif alıyorduk.

Babanızdan size ve sizden de oğullarınıza aktardığınız hayat dersi var mı?
Babam dilli bir adamdı, bir hikâyeciydi. Tim Burton’ın ‘Big Fish’ filmindeki baba gibiydi. Onu tanımayan biri yalan söylediğini zannedebilirdi. Doğru bir şey anlatırdı ama hikâye tadında anlatırdı. O yüzden belki de ben sanata yöneldim. Aforizma sayılabilecek hatta şimdi Twitter’a yazılabilecek sözleri vardı. ‘Tekkeye odun taşımakla eşek derviş olmaz’ derdi. Gençlere de anlatıyorum; babam yıllar önce bulduğu üç beş kuruş parayla taksi plakası almış. Araba kullanmayı da bilmiyor, şoföre vermiş. Şoför bir gün ortadan kaybolmuş, babam da epey kızmış adama. Bunun üzerine ‘al arabanı ne yaparsan’ deyip dağın başında bırakıp gitmiş babamı. Araba babama, babam arabaya bakmış kullanmayı bilmiyor ya. Allah rahmet eylesin babam hep kazıklanırdı. İyi niyetinden ama… Bana ‘oğlum ileride bir iş kurarsan, lokanta bile açsan, aşçı basıp gittiğinde önlüğü takıp o yemeği yapabilecek durumda ol’ derdi.

Annenizin ilginç sözleri ya da uyarıları var mıydı?
Annem Karadenizli. Değişik bir kadındır, Allah uzun ömürler versin. Hâlâ şarkılar, türküler söyler. Annem ‘sen sen ol 45 dakikalık dizi çekme, daha uzun olsun’ dedi (kahkahalar). Bir de annem ‘primetime’a dikkat et, aman oğlum paranı peşin al problem olmasın, telif haklarına dikkat’ derdi. Fikir ve sanat eserleri annem için önemlidir çünkü (kahkahalar)…

Oğullarınız neler yapıyor?
Biri üniversitenin diğeri de lisenin üçüncü sınıfında. Biri bugün arkadaşıyla Bodrum’a gidiyor, diğer oğlum kız arkadaşıyla dolaşıyor. Baba ayı çalışıyor, anne ayı şu anda ya Kanyon’da ya İstinyepark’ta benim kazandıklarımı harcıyor (kahkahalar). O kadar.

Oğullarınız ‘biz de oyuncu olacağız’ derse…
Büyük oğlum konservatuvarda klasik müzik okuyor, küçük de İtalyan Lisesi’nde… Küçük olan sinema üzerine eğitim almak istiyor. Bu konuda olumlu ya da olumsuz hiçbir şey söylemiyorum. Meslek adına büyük bir aşk yakalar ve o yolda yürümek isterse destek olurum. Büyük oğlum zaten seçimini yaptı, müzik alanında devam ediyor. Ben onlara sadece yarenlik ediyorum. Kendi yollarını kendileri bulacaklar.