ÇOĞUNLUĞUN İÇİNDE BİR DAHİ: EBU HANİFE

İbn Hacer el-Heytemi’ye göre, Hanefilik mezhebinin kurucusu ‘haniflerin’ yani temiz bir imana sahip olanların babası olduğu için Ebu Hanife’dir. 699 yılında Kufe’de doğmuştur. Köken olarak Fars olduğu yahut Türk olduğu söylenir. Kesin olan şey, etnik Arap olmadığıdır. Ebu Hanife dünyaya geldiği sıra Kufe tıpkı komşusu Basra gibi İslam’ın önde gelen ilim ve medeniyet şehirlerinden biriydi. Mekke ve Medine, Rasulullah ve ashabının hatıralarıyla mübarek topraklar olarak yerini korurken Şam Emevi saltanatının başkenti hüviyetiyle siyasi merkezi işgal ediyordu. Hem coğrafi olarak hem de mana itibariyle din ve siyaset arasındaki bu mesafe ve gerilimin tam ortasında ise Kufe ve Basra yer alıyordu.

Ebu Hanife ticaretle uğraşan zengin bir ailenin çocuğuydu. Gençliğinde kendisi de bir süre doğrudan ticaretle meşgul oldu. İlim öğrenmeye ve yaymaya kendini vakfettikten sonra da ticaretini ortaklar aracılığıyla sürdürdü. Bunun iki nedenle büyük önemi var. Birincisi, ticaret sayesinde Numan bin Sabit (Ebu Hanife) hayatın ve insanların tam içindeydi. Bu sayede de soyut, insansız düşüncelere yönelmeyip İslam hukuk düşüncesinde çığır açtı. Barışçı, Müslümanlar arasındaki çatışmalarda taraf olmayan, şiddeti desteklemeyen, çözümcü ve mutedil bir mezhep inşa etti.

İkincisi, ekonomik refah içinde yaşadığı için sultanların tekliflerini geri çevirip devlet görevi kabul etmemeyi başardı. Bu yüzden de hem Emeviler hem de Abbasiler döneminde sıkıntılar çekti, hapsedildi, işkence ve hakarete maruz kaldı. Ebu Hanife’yi ‘İmam-ı Azam’ yani imamların en büyüğü yapan etkenlerden biri inanca ve hukuka ait meselelerde gösterdiği üstün muhakeme yeteneği ise bir diğeri de güç sahiplerine karşı gösterdiği dirayettir.

Parlak bir genç
Ebu Hanife gençliğinde çevresi tarafından sevilen, zekâsının parlaklığıyla dikkat çeken bir insandı. Tanıdığı âlimler ona ilim tahsil etmesi gerektiğini söylüyordu. Sonunda ulemanın tavsiyesine uymaya karar verdi ve önce akaid ve cedel ilimlerini öğrendi. Akaid, İslam inanç esaslarının bilimidir. Cedel ise tartışmada herkesin doğruluğunu kabul ettiği önermeleri kullanarak rakibini susturmak anlamına gelir.

Ebu Hanife’nin çağında bu ikisi popüler ve kritik bilimlerdi. Fetihler yoluyla çok büyük nüfus grupları İslam’a girmiş; dolayısıyla da İslam’ı anlamada yer yer uçurum denebilecek farklılıklar ortaya çıkmıştı. Peygamber ve ilk halifeler gibi merkezi manevi otorite artık yoktu. Emevi halifeleri böyle bir otoriteye asla sahip değillerdi. İş âlimlere kalmıştı.

Genç akaid ve cedel âlimi Numan bin Sabit, Kufe ve Basra’da birçok tartışmaya girdi. Müslüman çoğunluğun görüşlerini bu görüşleri inkâr edenlere karşı savunuyordu.
Muhakeme gücü ve kıyas yeteneğiyle göz dolduruyordu.

Genç üstadın akaidden fıkha yani İslam hukuku sahasına geçmesiyle ilgili birçok rivayet var. Bunlardan birine göre bir kadının boşanmayla ilgili sorusuna cevap veremeyen Numan bin Sabit, kadını Hammad bin Ebu Süleyman’a gönderdi. Bu olay genç âlimin toplumun ihtiyacını ve kendisinin eksiğini fark etmesine yol açtı. Yirmi iki yaşında Hammad’ın ders halkasına devam etmeye ve fıkıh öğrenmeye başladı. Böylece âlimler arasındaki soyut tartışmaların ötesine geçerek İslam toplumunun kalbine yöneldi.

İçtihat kapısı
Peygamberimiz Hakk’a kavuştuktan sonra Müslümanlar ihtiyaç oldukça içtihat etmeye başladılar. İçtihat, hukuken hüküm olmayan bir konuda delillere yaslanarak yeni hüküm kurmak veya eski bir hükmü değiştirmek demektir. Bugün Yargıtay kararları içtihat kabul edilir mesela. Demek ki içtihat, kanunun nasıl uygulanacağı konusunda son nokta oluyor.

Müslümanların kanununun ne olduğu Ebu Hanife zamanında bir tartışma konusuydu. Neye ve nasıl inanmak gerektiğini öğrenip öğreterek yola çıkan genç âlim, İslam hukukuna yönelerek, Müslüman çoğunluk için içtihat kapısı haline geldi. Zamanla iki ilmi birleştirerek bugün Hanefi mezhebi dediğimiz inanç, düşünce ve eylem bütünlüğünü geliştirdi. Bugün Kur’an-Sünnet-İcma- Kıyas şeklinde formüle ettiğimiz dört temeli belirlemede Ebu Hanife’nin merkezi bir rolü olmuştur. Kıyas, burada anahtar kelime… Kıyas yahut rey, Kur’an, Sünnet ve İcma ile belirlenmemiş hususlarda Müslüman âlimlerin saydığımız bu üç temelin işaret ettiği hükümlerle karşılaştırma yaparak kendi bireysel görüşlerini ileri sürme hürriyeti demektir. Bazılarının Hanefi mezhebini modern Avrupa akılcılığına yakın görmelerinin nedeni de budur.

Aslında kıyas veya reyin mucidi Ebu Hanife değildir. Irak okulu veya Hammad bin Ebu Süleyman Okulu ve birçok âlim rey yoluna başvuruyordu. Ne var ki reyi sistematize eden Ebu Hanife’dir. Bunda onun akaid ve cedel ilimlerindeki parlak geçmişinin ve deneyiminin rolü olduğuna inanıyorum. İlmin kapısı Ebu Hanife ilim öğrenir ve öğretirken medreseler inşa edilmemişti, mahkemeler ise henüz kurumlaşmış değildi. Var olduğu kadarıyla kurumlaşmaya kendisi uzak durdu ve sivil hayatın ta içinde, Müslüman halk çoğunluğunun kalbinde yaşamayı, düşünmeyi, ilim öğretmeyi tercih etti. Onu bir dağ pınarına benzetebiliriz. İçtihat edebilecek seviyede kırk öğrenci yetiştirdiği söylenir. Yüzyıllar içinde Hanefilik mezhebi sayısız âlimin çabasıyla o kadar çok yayıldı, o kadar çok sayıda ilim eseri yazıldı ki Ebu Hanife’nin öğrencileri ve mezhebine bağlananlar bir deniz kadar çoğaldılar. Bugün Müslümanların çoğu Hanefi’dir. Şahsen bunun en önemli nedeninin mezhebin kurucusu olan İmam-ı Azam’ın insan ve hayatı son derece önemseyen, hayatın gerçeklerini inkâr etmeyen, bireyleri soyut tartışmalara kurban etmeyen tutumunun rol oynadığını düşünüyorum. Siyasi çalkantıların ortasında Ebu Hanife, Müslüman halka ilaç oldu ve bu da yüzyıllardır devam ediyor desek yeridir.