DELİ Mİ DAHİ Mİ: FUZULİ

DELİ Mİ DAHİ Mİ: FUZULİ

Üç dilde yazabiliyordu. Hem şair hem filozoftu. Şiirlerinde rind edasını benimsese de zahid ve dervişti. Süleyman Nazif’e göre Sünni, Fuat Köprülü’ye göre Şiiydi. Hem molla hem sufiydi. Dünyaya Safevi topraklarında gözünü açmışsa da, ülkesi Osmanlılarca fethedilmişti. Hem Şah İsmail’e hem Kanuni Sultan Süleyman’a eser ithaf etmişti. Uzun lafın kısası, Fuzuli iki büyük İslam imparatorluğu arasında, iki büyük mezhep arasında, delilikle dâhilik arasında, zahitle rind arasında arafta kalmış bir büyük şairdi.

Kerbela toprağında bir çağlayan
Birçok klasik şairimiz hakkında olduğu gibi Fuzuli’nin doğum yeri ve yılı hakkında da araştırmacılar arasında ihtilaf var. 15. yüzyıl sonunda İstanbul’a epey uzak bir diyarda, üstelik Akkoyunlu/Safevi toprağında doğduğu ve 16. yüzyılda öldüğü için Osmanlı tezkirecileri bile tahmini bilgiler vermekten öteye geçemiyorlar. Bağdat, Hille veya Kerbela’da doğduğu rivayet ediliyor. Bugün araştırmacılar daha çok Kerbela’da doğduğu üzerinde duruyorlar.

Aslında Kerbela Hz. Hüseyin ve diğer birçok evliyanın yattığı toprak olduğu için simgesel bir doğum yeridir. Farsça divanının önsözünde şiirlerinin Kerbela toprağından olduğunu, bunun için de her yerde saygı görmeleri gerektiğini söyler. Kerbela toprağı bilhassa Şiiler için mübarektir ve küçük üçgenler şeklinde pişirilmiş Kerbela toprağı bazı yörelerde secde için kullanılır. Fuzuli de bir anlamda Kerbela toprağından çağlayan gibi coşkuyla akan şiirler çıkarmıştır.

Doğum tarihi de belirsiz taşralı büyük şairin. 1480 yaygın olarak doğum tarihi kabul ediliyor. Demek ki Şah İsmail’e ‘Beng ü Bade’ mesnevisini ithaf ederken otuzlu, Kanuni Sultan Süleyman’a kaside sunarken ellili yaşlarını sürüyordu. Osmanlı-Safevi gerginliği düşünülecek olursa Fuzuli’nin bir şair olarak şansının neden fazla yaver gitmediği anlaşılır.

Mehmed bin Süleyman’dan gazeller dinlediniz
Asıl adı Mehmed, babasının adı Süleyman’dı. Oğuzların Bayat boyuna mensup bir Türkmendi.  Huart, Krimsky ve Minorsky gibi bazı oryantalistler Fuzuli’nin Kürt olduğunu ileri sürseler de hiçbir maddi delile yaslanmazlar. Tam aksine Fuzuli kendisinden, ‘men Türk-zeban’ yani ‘Türkçe konuşan ben’ diye söz eder. Arapça ve Farsçayı ilim ve kültür dili olmaları hasebiyle sonradan öğrenmiştir, ama ana dilinin Türkçe olduğu her halinden bellidir. Hatta Fuzuli’nin bilhassa gazellerine ‘Türkçenin kendisi’ dersek kim buna abartı diyebilir?

Ailesi, eğitimi ve görgüsü hakkında fazla bilgimiz yok maalesef. Eserlerinde ömür boyu ilimle meşgul olduğunu söyler ama ayrıntı vermez. Meşhur ‘Şikâyetname’sinden ve politikaya hiç karışmamış olmasından fakir bir derviş-şair olduğu anlaşılıyor. Yaşadığı topraklar Akkoyunlulardan Safevilere, Safevilerden Osmanlılara geçtiği için devletle de istediği gibi bir hukuk inşa edememiştir. Akkoyunlu beyine, İsmail Safevi’ye ve Kanuni ve paşalarına eser ithaf ettiğine göre devletten medet umduğu da bellidir.

Şikâyetname ve ötesi
Kanuni’nin 1534’te Bağdat’ı fethedip burada dört ay kadar ikamet etmesi Fuzuli’nin hayatını değiştirecek, talih kuşunu başına konduracak gibidir. Bu dört ayda şair Kanuni için dört ayrı kaside yazar; Kanuni’yi halife olarak tanıdığını beyan eder, bütün Müslümanları Kanuni’ye tabi olmaya çağırır, başka emirler ve sultanlar için yazmış olduğu kasidelerden pişman olduğunu söyler. Fuzuli ayrıca önde gelen Osmanlı paşaları ve Bağdat valisi için de şiirler yazacaktır. Bir diğer husus da, Abdülkadir Karahan’ın tahminine uyarsak, Fuzuli’nin Irakeyn seferinde Kanuni’ye eşlik eden büyük Osmanlı şairleri Hayali Bey ve Taşlıcalı Yahya Bey ile tanışmış, konuşmuş olma ihtimalidir.

Kanuni ve ricali Bağdat’tan ayrıldıktan bir süre sonra Fuzuli meşhur Şikâyetname’sini kaleme alır. Bu, süslü bir dille kendisine verilen sözlerin tutulmadığını, şairliğinin yeterince değerlendirilmediğini ve devletten alması gereken maddi desteği alamadığını söylediği bir mektuptur. Bugünün insanlarına biraz tuhaf görünebilir bir şairin Sultan ve ricali karşısında böyle eğilmesi. Ne var ki 16. yüzyılda şair-sultan ilişkisinin demokratik bir ilişki olamayacağını takdir edersiniz.

Fuzuli’nin Kanuni öldükten sonra tahta geçen Bayezid ile de mektuplaştığı, sarayına varmak için izin istediği biliniyor. Yazık ki Fuzuli taşradan kurtulup saltanat merkezine ulaşma sevdasını gerçekleştiremeden öldü. Diğer yandan, Fuzuli’ye az da olsa bir maaş bağladı Osmanlı. Fuzuli de en verimli çağını Osmanlı hâkimiyeti sırasında yaşadı; ‘Leyla ile Mecnun’ ve ‘Hadikatü’s-Süeda’ mesnevileri, Türkçe ve Farsça divanlar gibi ölümsüz eserlerini tamamlamayı başardı.

El çek ilacımdan tabip
Nesnesini aşan, Allah’a yönelen aşk teması Fuzuli’nin damgasını taşır. Özellikle gazellerinde müthiş bir lirizm hâkimdir. Bu gazeller şiir tarihimizin en sıcakkanlı, akıcı ve psikolojik açıdan çarpıcı şiirleri arasındadır. Fuzuli gazelleri o kadar etkileyicidir ki birçoğu bestelenmiş ve gazelhanlar tarafından yüzyıllardır icra edilmektedir. Gerek Azerbaycan ve Türkiye’de gerek Musul ve Kerkük’te Fuzuli gazelleri hâlâ büyük bir aşkla okunmakta ve dinlenmektedir.

Fuzuli’nin edası da çarpıcıdır. Yoksulluğu, yalnızlığı, karşılıksız aşkı öven bir yapıdadır. ‘Fuzuli aşk’, ‘Platonik aşk’la kıyas edilebilir. Platonik aşkta olduğu gibi Fuzuli aşkta da fiziksel zevk hiç yoktur. Öte yandan, Platonik âşık kendi eşitine âşık olurken Fuzuli âşık, sevdiğine kul köle olur. Platonik aşkın nesnesi de öznesi gibi erkektir; Fuzuli aşkta ise seven erkek sevilen kadındır. Platonik aşk, mükemmeliyet için bir araçtır. Fuzuli aşkta ise araç-amaç karışması vardır. Fuzuli âşık sevdiğinde kendini kaybeder ve bunun aşka âşık olmak gibi bir görünümü de vardır. Nihayet Platonik aşk felsefi bir idealden ibarettir, gerçek değildir; Fuzuli aşk ise şairin aşıkın hallerine ve psikolojisine dair gerçekçi gözlemlerinin damgasını üstünde taşır. Kadın yüzü o kadar güzeldir ki bu güzelliği hakkıyla seven biri sonunda yaratılış sırrına erecektir. Fuzuli’de dünya zevki olarak başlayan aşk nihayet dünyadan vazgeçme ve ilahi aşka varır. Tabii İbn Arabi’dekinin aksine Fuzuli’de sevgiliye duyulan aşk tamamen kaybolmaz, ölümü dahi aşar. Leyla’dan vazgeçip Mevla’yı bulma esprisi, Leyla’nın maddesinden vazgeçmek demektir; Mecnun, Leyla’sından anlam itibariyle vazgeçmez. Çünkü Leyla olmazsa Mecnun kendisini bilemez. Aşk yaratılışın temelinde vardır, kâinatın hareketi aşka bağlıdır.

Aşkı bu kadar merkeze yerleştiren bir düşünce ne doğunun ne batının şairlerinde vardır. Petrarca, Dante ve Shakespeare’le kıyas edilirse Fuzuli’nin aşkı çok daha derinlikli görünür. Yüzyıllardır kültürümüzü derinden etkilemiş büyük şairin aşk anlayışını mutasavvıfların kozmolojik görüşleri içinde değerlendirmek belki en doğrusu.