DOĞAYI GÖZLEMLEYİP MİMARİYE AKTARIYOR

DOĞAYI GÖZLEMLEYİP MİMARİYE AKTARIYOR

Doğadaki gelişmeleri gözlemleyen biyomimikri, üretimden tasarıma, iş süreçlerinden sürdürülebilir büyümeye, kârlılıktan rekabetçiliğe kadar pek çok noktada farkındalık yaratan bir disiplin. ‘Biyo’ hayat, ‘mimikri’ ise taklit etmek anlamına geliyor. Doğayı gözlemleyerek dünya genelinde pek çok yenilikçi projeyi hayata geçiren ekolojik mimar ve biyomimikri uzmanı Michael Pawlyn, biyolojik döngüde yer alan işlevsel formları analiz ederek, mimari alanda eşi benzeri olmayan yapılar tasarlıyor.

Biyomimikri odaklı projeler, dünya genelinde 2000 yılından sonra hız kazandı. Mimari, otomotiv, ulaşım ve endüstriyel tasarım alanlarında son derece etkin bir şekilde kullanılan biyomimikri stratejileriyle yeni bir şehir de tasarlamak mümkün, ışık ile renk alan kumaş da, soğuk zinciri gerektirmeyen aşı da… Biyomimikri uzmanı Michael Pawlyn, dünyada sürdürülebilir izler bırakmak isteyen mimarların doğadan ilham almaları gerektiğini savunan önemli isimlerden biri. Biyomimikrinin estetik değil, fonksiyonel bir yaklaşım olarak ele alınması gerektiğini ifade eden Pawlyn, biyolojik döngüde yer alan işlevsel formları analiz ederek, mimari alanda inovatif uygulamalara imza atıyor.

Yumurta kabuğundan katedral kubbesine
Pawlyn, biyomimikri kavramını şöyle açıklıyor: “Biyomimikri, biyolojik organizmalarda görülen olağanüstü adaptasyonlardan ilham alarak insan ihtiyaçlarına uygun yeni tasarım çözümleri üretmeye çalışmaktır.” Biyolojik formlardan esinlenerek yaratılan birçok mimari örnek bulunduğunu söyleyen Pawlyn, katedraller üzerindeki ilk kubbelerin kısmen de olsa yumurta kabuklarından yola çıkılarak tasarlandığı bilgisini paylaşıyor.

Verimlilik ve tasarruf artıyor
Peki, biyomimikri, ne gibi avantajlar sağlıyor? Pawyln’ın verdiği bilgilere göre, bu temaya yatırım yapıldığında kaynak verimliliğinde çok önemli artışlar elde ediliyor, sıfır atık sistemleri oluşturuluyor, toksinler bertaraf ediliyor, doğal sermaye yeniden oluşturuluyor ve paradan tasarruf ediliyor.

Lotus ile binalar kendi kendini temizliyor
Bitkilerin temizlenmek için sabuna veya deterjana ihtiyacı yok, yağmur yeterli. Bitkinin yüzeyinin yapısı ve yüzeyi kaplayan lipidler cila görevi görüyor. Lotus bitkisinin yaprağında bu özellik en üst seviyede. Lotus bitkisinin kendi-kendini temizleyen özel yüzeyi birçok sektöre ilham verdi. Boya, tekstil ve cam sektörleri başta olmak üzere; temizliğe ihtiyaç duyan ürünler üreten şirketler lotus bitkisinin çözümünü kullanıyor. Örneğin, bu yöntemle üretilen dış cephe boyası sayesinde binalar yağmurla temizleniyor.

Yaprak desenlerine yatırım, maliyeti azalttı
Bir halı firmasının tasarım ekibi, biyomimikri danışmanları ile çıktıkları orman yürüyüşünde şekillerin ve renklerin düzensizliğini fark etti. Orman tabanı kat kat yaprak ile kaplıydı. Yaprakların şekilleri, renkleri birbirinden farklıydı. Tasarım ekibi orman tabanındaki ‘mükemmel olmayan’ güzelliğin verdiği esin ile yeni bir ürün yarattı. Ürünler belli bir desen izlemedikleri için, modüler halı parçalarının tümü birbirine uyum sağlıyor. Böylece montaj maliyeti belirgin şekilde azalıyor. Yeni tasarım anlayışı sayesinde, üretim sırasında atılan halı miktarı yüzde 4’den yüzde 1.5’e düştü. Kullanıcı tarafında ise montaj sırasında israf olan halı miktarı yüzde 70 azaldı.

Morfo kelebeğinden esinlenen özel kumaş üretildi
Birçok kelebek türünün kanatları ışık ile etkileşerek renk alır. Kanatların içinde renk veren pigment hücreleri bulunmaz. Endüstriyel üretim sistemleri ürünlere renk vermek için genelde kimyasal boya kullanır. Kimyasal boyanın içindeki pigmentler ışığın dalga boylarını statik olarak emerek veya yansıtarak renk yaratır. Morfo kelebeği ışık ile oynayarak renk el de etmede son derece usta. Bir şirket de morfo kelebeğinden esinlenerek ‘Morphotex’ isimli özel kumaş geliştirdi. Kumaş, hiçbir pigment veya boya kullanmaksızın, optik olarak renk elde eden liflerden üretiliyor.

Su ayıcığı, kuru aşıya ilham verdi
Durgun sularda, 1 milimetreden küçük, su ayıcığı denen canlılar yaşıyor. Bu canlının özelliği çok dayanıklı olması ve kolay kolay ölmemesi. -273 derecede uzaya çıkan su ayıcıklarının, 2 hafta sonra dünyaya geldiklerinde ölmedikleri hatta yavruladıkları görülüyor. Radyasyona, sıcağa ve soğuğa maruz kaldıklarında dahi ölmeyen su ayıcıkları 10 yıl susuz kalabiliyor. Su ayıcıklarının bu özelliğinden faydalanarak Hydris adı verilen kuru bir aşı üretildi. Böylece uzak yerlere gönderilen aşıların zarar görmesi engellendi.