EGE ÖĞRENCİSİ

EGE ÖĞRENCİSİ

Ankara’dan Eskişehir’den trenle hayli gitmişliğim vardır Ege’ye ve onun başkenti İzmir’e. Ege bir yöndür hem, bir deniz, bir duygu, bir rüzgâr ve bunlar gibi söylenmesi bile insana yolculuk hissi veren, o hissin yanındaysa sanki burada günler hep arifeden ve bayramdanmış gibi, gün adlarının yerine dünya nimetlerinin adını da fısıldayıveren. Adı ve tadı arasındaki kafiyenin berbat bir şiirin kafiyesi olmadığını da orada ve öylece öğrenirsiniz. Öğrenmek için değil, unutmamak için ya da hep hatırlamak için öğrenci olmayı sevenler ve sürdürenlerdenim: Unutmama öğrencisi, hatırlama talebesi, anı öğrencisi.

Yaşayarak öğrenmek, yazarak öğrenmek, bir de gezerek öğrenmek var. Giderek, uzaklaşarak, dalarak, çıkarak, uçarak, düşerek kalkarak, kaçarak, hepsi de bir tür gezginliğe sayılır, öyleyse insanın hepsinde de öğrenci olmaya ihtiyacı vardır. Ağacın bilgisini bilmek de gezmektir, öğrenmektir. Rüzgârın bilgisi nereden, bunca çok gezdiğinden, hiçbir yerde durmadığından, uykuyu, oturmayı fazla sevmediğinden. Ya yağmurun bilgisi? O topraktan işte, yağmur da toprağın öğrencisi. Deniz mi göğün, gök mü denizin öğrencisi, bu hususta bir karara varamadım, o yüzden de mavi öğrenci deyip çıkıyorum işin içinden.

Mavi öğrenci, yani Ege öğrencisi. Ege’yi hep özleyen, bu, ikisi aynı harften üç harfin kapladığı coğrafyayı, düşünceyi, mitolojiyi, uygarlığı, insanlığı, onun yalnızca ‘yazölçümü’ olan denizini, ‘gözölçümü’ olan rengini ve gökyüzünü de çalışan hevesli. Sanki mavi deyince, anılarını ağırlık diye atmış bir havai, hercai yaşama geliyor akla. Ben öyle düşünmüyorum ama demenin yararı yok, böyle bir düşünce olduğunu biliyorum çünkü.

Şimdi benim gibi öğrenciler için masmavi bir ders ve gezi kitabı var, insanı hem Ege’ye kışkırtan hem de gelip geçtiği yerleri unutturmamak için, Ertaç Er ve M. Şinasi Duman’ın fotoğrafları eşliğinde Ege’nin istasyonlarını anlatan bir albüm-kitap: “3. Blg.” Yani, Bölge Müdürü Selim Koçbay’ın sözleriyle, “İlk açılan demiryolu hatlarına sahip olma özelliğini taşıyan,” Ege Bölgesi. Nereden başlıyor, elbette Alsancak garından, oradan kardeşi sayılan Basmane garına. Cumaovası, Pancar, Torbalı, Arıkbaşı, Bayındır derken tren bereketli Ege ovasını sanki bir şölendeymiş gibi geçmeyi sürdürüyor. Tire’ye, seyyahların piri Evliya Çelebi’ye “Taht-ı kadim, şehr-i muazzam,” dedirten güzelliğe, oradan da Ödemiş’e uzanıyor trenimiz. Ege’nin sunduğu dünya lezzetleri kadar albenili bu küçük kasabalara, köylere selam vererek.

Selçuk’tan Söke’ye doğru uygarlığın içinden geçmenin mutluluğuyla hafif büyüklense de, trenin de bir uygarlık olduğunu hatırlıyor hemen. Çamlık’taki Buharlı Tren Müzesi’nin önünden geçerken, eski değil kadim dostlarının şimdi de ‘anı müzesi’ olarak yaşadığını düşünüyor. Sazlıköy, sanki Tanpınar’ın şiirindeki gibi, “Her şey yerli yerinde,” bu istasyonda. Ve her şeyi mavi bir duyguyla yaşamanın, yaz duygusuyla geçmenin güzelliği.

Germencik’ten Denizli’ye de böyle geçiyoruz ama önce, “Ey yolcu burası Germencik’tir, incirin başkentidir,” diyoruz. Yoksa incir bize küser, sütünü döker. Limonu, üzümü, inciri, narı küstürmek olmaz, Ege’yi Ege yapan da onlardır, göğün sütü gibi damla damla bu güzelliği olduran da, sürdüren de onlardır. Sıra Edip Cansever’in istasyonundadır, zira onun şiirinde istasyonlar, “Nazilli kokar.”

Halkapınar’dan Manisa’ya, Turgutlu’dan Oturak’a, Akhisar’dan Bandırma’ya. Tam mavi öğrencilere göre. Demiryolu ile deniz yolu Bandırma’da buluşacak ve bir rüzgâr biçimi olan yolculuk sürüp gidecektir. Sür git, yolun mavi ola!