Ege’nin Keyifli Sığınağı: Ayvalık

Ege’nin Keyifli Sığınağı: Ayvalık

Bir perşembe günü, Ayvalık iskele ve merkezdeki kaosa bakıp, anlık bir kararla size göre olmadığı fikrine kapılırsanız, buraya büyük haksızlık etmiş olursunuz. Çünkü o zaman arka sokaklardaki cevherleri ve bu şenlikli pazarı kaçırmışsınız demektir. Ayvalık insanı hemen kendini ele verir; Ege’nin sıcaklığı herkesin yüzündedir…

Bir zamanlar, zeytinle zenginleşmiş bu kasabanın limanından Avrupa’dan gelen gemiler eksilmezdi. 1960’lardan itibaren burası kentlerin keşmekeşinden uzaklaşmak ve yeni bir hayata başlamak isteyenlerin sığınağı oldu.

Uğurlanan güneş

Ayvalık denince akla gelen anahtar kelimelerden biri Şeytan Sofrası’dır. Günbatımında, bu sofraya davetli davetsiz herkes gelir. Çam ormanlarının arasından geçen yol, 20 dakika sonra 100 metre yüksekliğindeki bir tepeye varır. Bu sofra şeklindeki kayalık burundaki manzaralı kafede, iğne atsanız yere düşmez. Yadırgamamak gerek çünkü Ayvalık, Cunda ve Sarımsaklı Sahili’ni kuşbakışı gören, Midilli Adası’ndan Kaz Dağları’na dek uzanan bu manzara görmeye değerdir. Tepe, yaklaşık 50 yıl önce bu ismi almış. Kayalardaki prehistorik altar kalıntıları şeytanın ayak izine benzetilmiş. Ayvalık tarafına doğru döndüğünüzde, tam karşıdaki ada, Osmanlı döneminde akıl hastanesi olarak kullanılmış olan Taş Manastır ya da Tımarhane Adası’dır. Araştırmaları ve kitaplarıyla Ayvalık’ın her dönemine ışık tutmuş olan Ahmet Yorulmaz, “Ayvalık’ı Gezerken” kitabında şöyle anlatıyor: “Agia Paraskevi (Tımarhane Adası) mucizeleri nedeni ile Anadolu’da Kayseri’ye kadar ünlenmişti. Balıkesir’den, Soma’dan, Kınık’tan, Bergama’dan, Limmi’den, Midilli’den gelen hasta insanlar sağlıklarına kavuşurlardı. Adaya zincirlerle bağlı olarak çıkarlar, akılları başlarında inerlerdi.” Güneş, Midilli’deki İlyas Peygamber Dağı’ndan batarken alkışlarla uğurlanırken dolunay da Kozak Yaylası’ndan yükselir.

 

Sürprizli sokaklar

Pazar şemsiyelerinin arkasında yükselen güzelim Ayvalık evlerine, batan güneşin kızılı vurur. Ayvalık’ın büyüsü arka sokaklarındadır. Gezmek için en iyi zaman da akşamüstü… Pazarın içinden geçerken, arnavut kaldırımı, dar sokaklarda da dolaşmış oluyorsunuz. Sokak aralarındaki birçok cami bir zamanlar Ortodoks kilisesiymiş. Saatli Cami mesela Agios Ioannis, Çınarlı Camisi ise Ayios Yioryos imiş. Ayvalık’ın içindeki kiliseleri görmek isterseniz, otel ve seyahat acentalarında dağıtılan yararlı bir harita var. Serseri serseri dolaşacaksanız, nasılolsa karşınıza çıkacaklardır. Dalkıran Mehmetağa Caddesi, yaşayan, evlerin önünde insanların oturduğu, balkonlarda biberlerin kurutulduğu güzel bir sokak. Fevzi Çakmak Caddesi de öyle. Büyük kentlerden gelenler, oturulmayacak durumda olan Rum evlerini restore ederek sokaklara daha da değer katmışlar.

Trikopis’ten Fikret Mualla’ya

Ayvalık sokaklarında, tarihe karışmış bir zenginliğin ve refahın sağlam bir göstergesi olan iki bina var. Birisi Fevzi Çakmak Caddesi’nde Bonjour Pansiyon diğeri de postanenin arkasındaki Yalı Pansiyon. İki asırlık Yalı Pansiyon’da, bir dönem İtalyanlar, bir dönem de Yunanlılar yaşamışlar. Afyon cephesinde esir düşen Yunan başkomutanı Trikopis’in büyük dedelerinin de evi olmuş. Bonjour da 300 yıllık. Bir zamanlar Fransız Sefarethanesi’ymiş. Tarihi ev ve dar sokaklarıyla Macaron Ayvalık’ın en eski bölgelerinden biri. Burada vakit geçirmeye değer. Camlı Kahve ve Mor Salkım, kahve ya da ünlü dut şerbeti molası için kaydadeğer duraklar. Camlı Kahve’den Barbaros Caddesi boyunca Saatli Cami’ye doğru yürürken, ressam Fikret Mualla’nın 1940’larda bu sokaktaki küçük bir evde yaşadığı aklınızda olsun. Ayvalık iskelede, büfelerin ve satıcılardan denizi ya da günbatımını yakalama şansını elde eder miyim diye debeleneceğinize, ya uçtaki Kanelo’da çay için ya da Çamlık yoluna girin. İskeleden Çamlık’a doğru ilerlemeye başladığınızda, asfalt yarılır da ortaya deniz çıkar sanki. Sağda deniz, solunuzdaysa, güzelliği ve estetiğiyle Fransız Rivierası’ndaki villalarla boy ölçüşebilecek denli etkileyici küçük saraylar ard arda dizilir. Rumlar’dan kalma bu konaklardan bazıları bir zamanlar bataklıkmış, şimdi hepsinin önünde birer cennet bahçesi uzanıyor. Bazıları hâlâ harap.

Kokulu Ada

Belki de Ege’nin meşhur imbatının getirdiği deniz kokusundandır ki uzun yıllar burada yaşayan Rumlar, Cunda’ya ‘Kokulu Ada’ anlamına gelen ‘Moshonisi’ adını vermişler. Ayvalık’tan Cunda’ya geçerken, önce ‘hadi canım!’ dedirtecek bir tabela çıkıyor karşınıza: “Türkiye’nin ilk Boğaz Köprüsü.” Gerçekten de, bu Dolap Boğazı denilen yerdeki kısacık köprü, memleketin ilk gerçek anlamdaki boğaz köprüsü. Önce Ayvalık’tan, 1800’lerin başında Rumlar tarafından yapılmış bir doldurma yoldan Lale (Soğan) Adası’na geçiliyor oradan da bu köprü sizi Cunda’ya bağlıyor. Cunda siteleri, villaları, otelleri derken, sahile geliyorsunuz. Ege’de bir adadasınız ve özelliği arka sokaklarında. Otantik evler, kapılar, kapı tokmakları, mis kokan bahçeler, çeşmeler, şirin pansiyonlar, balıkçılar, zeytinyağı dükkanları, küçük mandıralar, kiliseler… Keyifli bir yürüyüş için her şey var. Cunda, özellikle yaz akşamları kalabalık, adeta Bodrum çarşısı gibi, yürümek için kuyruğa girmek gerekiyor. Özellikle kahvelerde oturacak yer yok. Tatil yörelerinin tipik alışveriş objeleri burada da satılıyor ve önlerinde onlarca insan birikiyor. Ancak tatil sezonu dışında her hali güzel. Sabah erken kalkar, deniz kıyısına gider, gazete okur, balıkçılarla sohbet eder, Cunda Taş Kahve’de kaşar simit yerseniz işte o zaman gerçek Cunda, size yüzünü gösterecektir.

Geçmiş ayakta

Artık akmayan Aşağı Çeşme sırasındaki Taksihiyarhis Kilisesi, 1873’ten… Cunda Adası’nın metropol kilisesiymiş. Zamanın dindar zenginlerine aitmiş. Bir dönem buradan balık derisine çizilmiş değerli portreler çalınmış. Geriye kalanlar bugün İstanbul’daki Rum Ortodoks Patrikhanesi’nde. Hiçbir zaman camiye dönüştürülmemiş ve 1922’de terk edilmiş kiliseyi bugün artık Rahmi Koç Müzesi olarak gezmek mümkün. Kilise bahçesinde, eski bir Rum evinde oturan Zehra Teyze burayı çöplük, virane olmaktan kurtarıp Zehra Teyze’nin Evi (Cunda Evi) adıyla pansiyon haline getirmiş. Kalmasanız da, kedilerin arasında, bahçesinde bir çay içmek keyifli. Osmanlı döneminde Cunda, Ortodoks Rumlar için önemli bir dini merkezmiş. Adada harap halde tam sekiz manastır var. En etkileyici olanı, adanın kuzeyinde Pateriça ya da şimdiki ismiyle Çataltepe denilen bölgedeki, denize sıfır Ayışığı Manastırı.

LEZZET NOKTALARI

Ayvalık gerçek bir Egeli ve bir gurme… Yemek burada birkaç gün geçirmek için başlı başına bir neden olabilir. Hangi özel tattan başlamalı; İmren Pastanesi (lor tatlısı, sakızlı kurabiyesi, sakız ve karadut dondurması), Şeytanın Kahvesi (koruk suyu), Camlı Kahve (dut şerbeti), Kafe Karamel (limonata), Hane (bademli vegan soğuk çorba, karanfilli erik şerbeti)… Deniz Yıldızı Restaurant (Girit kabağı, hardallı marine levrek, beğendili ahtapot, kiremitte kremalı sübye, deniz mahsullü pazı sarma, vişneli lor tatlısı), Argos (bamya kızartması, portakal ve çamfıstıklı yoğurtlu enginar, fener kavurma, ballı çipura), Yörük Mehmet (kum midyesi, sübyeli bamya)…

ALIŞVERİŞ

Ayvalık’ta hayatlar gibi eserler de özgür… Ambalaj atıklarını yaratıcı ve farklı bir perspektifle ele alarak, hayatları boyunca düzenli gelire sahip olmamış kadınlar tarafından üretilen geri dönüşüm ürünleri Çöp (M)adam’da. Gülen Odun, meraklıları zeytin ağaçlarının evlere ve mutfaklara yansıyan güzellikleriyle buluşturuyor. Füsun Aydınlık, deniz taşlarını büyüleyici desenlere boyuyor. İspanyol bir seramikçi olan Ana’nın da eserleri görmeye değer.