Eskişehir

Eskişehir

Ey yolcu! Hemen trenden in ve şehrin benim anlatmadığım güzelliklerine, gizemlerine usulca yürü! Trene tekrar bindiğinde aynı kişi olmadığını göreceksin.

İçinden tren geçiyorsa, şiir de geçiyordur. Şiir geçiyorsa yazı dünden geçiyordur. Hele bir de nehir geçiyorsa… Göğünden mavi kuşlar, üstünden telli turnalar, kıyısından kara sevdalılar ve kalbinden kim bilir neler geçiyordur!

Ben de o şehirden geçtim. Çocukluğum da o şehirden geçti. Anılarla, hülyalarla, rüyalarla, heveslerle geçti, geçtim. Gece Geçilen Şehirler gibidir bazı şehirler. Şavkar Altınel’in şiir kitaplarından birinin bu adı taşıması da sebepsiz değildir. O şehirlerden geçip gittiğinizi sanırsınız, ama yanılırsınız. Gövdenizdir geçip giden, ruhunuz değil. Varlık sıkıntısı hissettiğiniz bir anda, sizdeki eksik parça gibi bütünü arar ya da boş bir dişin yeri gibi sızlar. Varlığınıza sızar.

O şehirde doğdum ama o şehre doymadım, doyamadım. Ünlü gezgin Marco Polo, onca gezdikten sonra bile, “Hangi şehirde olursam olayım, anlattığım bütün şehirler Venedik’tir.” demiş ya, belki Venedik’le karşılaştırdığımı sanıp güleceksiniz ama, benim de yazdığım, anlattığım bütün şehirler Eskişehir’dir.

Eskişehir’i de çok yazdım, çocukluğumu da. Çağdaş Türkiye’nin yüzakı olan, laik, demokratik Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün düşlediği Türkiye’yi dün olduğu gibi bugün de yaşatan Eskişehir, 1960’lı yıllarda kadın-erkek eşitliği içinde, yaşamıyla, özgürlükçü havasıyla, parkları, bahçeleri, sinemaları, kulüpleriyle Avrupa kentlerini hiç aratmayan bir yerdi. Bugün ‘nostalji’ olarak aldığımız kartpostallardaki gibi bir şehirden söz ediyorum. Ben o şehri yaşadım, o şehirde çocuk oldum, o şehirde saçlarım mutluluktan uçuştu ve Köprübaşı’ndan şehrimin ortasından aşk gibi, şiir gibi geçen nehrimiz Porsuk’un kıyısından Adalar’a yöneldiğimdeki duygum hiç değişmedi, sanki Venedik’teydim. Babamın okuduğu “Hayat” mecmuasında Venedik ve köprülerinin fotoğrafları vardı.

Yalnızca o halini mi, hayır, sonra terk edilmiş bir kasaba kadar tozlu, yorgun, Porsuk nehrinin uyuduğu, belki insanlara küstüğü, gri, puslu bir göğün altına sıkıştırılmış, içinden geçen trenlerin sesleri de olmasa, kuş uçmaz kervan geçmez bir şehir gibi unutulmuş zamanlarını da gördüm, yaşadım şehrimin.

Şehir öyledir, siz onu terk ettiğinizi sanırken, o sizi çoktaaaan terk etmiştir. İçindeyken şöyle bir göz ucuyla bakarsınız, nasılsa o şehirde daha çooook uzun yıllar geçirecek, her köşesini, insanların yüzlerini, mevsimlerin hallerini, nehirlerin huylarını ezberleyeceksinizdir. Bir gün ayrılırsınız, gözünüz arkada belki kalmaz, belki kalır. Ama içinizde o şehrin hep bir parçası kalır. Belki, aile çay bahçesi, diye dalga geçtiğiniz yuvanız, belki sizinle çocuk olan, size oyunlar kuran sokağınız, size mi öyle gelmişti, bir an göz kırptığını düşünmüştünüz ya, yoksa o fırsatı ben mi heba ettim diye düşündüğünüz o güzelim kız…

40 yıldır uzağım ama, ayrılmadık. Ailem orada, çocukluğum, ilk ve ortaokulum, arkadaşlarım, mahallelerim, ölülerim, dirilerim, trenlerim, nehirlerim, sularım, bahçelerim, acemiliklerim, heveslerim, ilk aşklarım, beceriksizliklerim, ilk dizelerim, cümlelerim, kırgınlıklarım, sevinçlerim hepsi orada. Cumhuriyetimizin gurur kaynağı Şeker Fabrikası, Sümerbank Basma Fabrikası, TCDD Cer Atölyesi, Lokomotif Fabrikası… Ve tabii şehrin ruhu, gençliği, birliği, son yıllarda kederden başka neşesi olmasa da hepimizin gözbebeği, efsanemiz Es Es’imiz, Eskişehirspor’umuz, Türkiye’de amigoluk deyince ilk akla gelen Amigo Orhan’ımız… Bir de en güzeli şehrimizi evi, yuvası belleyen üniversitelilerimiz.

Ey yolcu! Buraya kadar okuduysan, sonrası çok kolay! Hemen trenden in ve şehrin benim anlatmadığım güzelliklerine, gizemlerine usulca yürü! Trene tekrar bindiğinde aynı kişi olmadığını görecek ve bu yazıyı yazdığım için bana değil, ama okuduğun için kendine teşekkür edeceksin!