FARABİ: NESNELLİK PEŞİNDE

Miladi 8. yüzyıldan itibaren İslam ilimleri kendi içlerinde kelam, fıkıh ve tasavvuf şeklinde bir ayrıma tabi tutulur oldu. Bunun iki yönü var. Birincisi, bilginin çoğalması ve uzmanlaşma diyebiliriz. İkincisi ise üslup ve usul farklarına sahip âlimlerin kendi aralarındaki bilimsel yetkinlik mücadelesi… Mezheplerin ve devletlerin baskısını da üstlerinde hissettikleri için, daha doğrusu her düşünce akımı az çok bir mezhep ya da devletle alakalı olduğu için, bu mücadele bazen yaralayıcı olabiliyordu.

Müslümanlar ayrıca fetihler sayesinde İslam dışı toplumlarla tanıştıkça yeni kültürlerin hazmı meselesi ortaya çıktı. Dört Büyük Halife devrinde yabancı düşünceye fazla bir ehemmiyet verilmiyordu. Bunun nedeni de İslam inancına ters inançlara duyulan ilgisizlik ve İslam’ı koruma endişesiydi. Hazret-i Ömer’in Pehlevi destanlarını çevirtmeye başlayıp destanların içerdiği sapkınlıkları fark edince çeviriyi durdurduğu söylenir.

Yeni bir dünyanın eşiğinde
Emevi ve Abbasi devirlerinde ise yabancı düşünceye ilgi arttı, dolayısıyla da çeviriler başladı. Hazret-i Ömer devrinde ele geçen İskenderiye kütüphanesindeki bazı felsefi metinler Antakya’ya gönderilmişti. Bunlar Süryani kilise babalarınca sahiplenildi. Grekçeden Süryaniciye, ordan Arapçaya yapılan çeviriler yoluyla, bugün İslam felsefesi denilen şey de başlamış oldu.

Grek felsefesine ilginin Müslümanlarda sınırlı olduğunu söylemek lazım… Mantık ilmi bu ilginin merkeziydi. İlk büyük İslam filozofu Farabi’nin, ki bazılarına göre en büyüğüdür ve Aristo’dan sonra Hace-i Sani yani ikinci öğretmendir, özellikle mantıkta büyük performans ortaya koyması rastlantı değildi.
İbn Haldun, Farabi’nin şöhretini mantığa yaptığı katkılara borçlu olduğunu söyler. Bu değerlendirmede Müslümanların tıp, astronomi ve matematiğin aksine edebiyat ve felsefede Greklerden veya genel olarak yabancılardan bir şeyler almaya neden fazla gönüllü olmadığının şifresi saklı aslında. Müslüman Arapların mükemmel denebilecek bir şiir dilleri ve Kur’an ve Sünneti anlayabilme yolunda geliştirdikleri karmaşık bir dilbilimleri vardı. Etik ve metafizik ise öncelikli ihtiyaçları arasında değildi. Zira Kur’an ve Sünnet onlara inanç ve yaşayış bakımından yetiyordu. Mantık onlar için masum bir sürprizdi.

Öznelliğe karşı nesnellik
Farabi’nin Aristo’dan alarak geliştirdiği mantıktan önce ulema fikirlerini genellikle talil yani tümdengelim yöntemiyle ortaya koymaya alışıklardı. Bunun da esası, nakilden akla yani Kur’an ayetlerinden ve Peygamber Efendimizin (sas) hadislerinden tek tek olaylara gitme eğiliminin çok kuvvetli olmasıydı.

İslam tek fakat Müslümanların bakış açıları çeşit çeşit olmaya başlayınca tümdengelim yeterli olmamaya başladı. Bir ayetin birden çok yorumu olabiliyordu. Bazen bu yorumlar akla kara gibi birbirinden ayrıydı. Herkes Kur’an’a bağlılığını ifade ederken bakış açıları farklı olduğu için belli olayları Kur’an’ı delil göstererek başka başka yorumlamak yaygınlaşan bir durumdu.

871 veya 872 yılında doğan Farabi, bir anlamda bu düşünce çoğulluğunun ortasına doğmuştu. Bugünkü Kazakistan sınırları içinde kalan Farab şehri 9-10. yüzyıllarda Orta Asya İslam’ının her konuda olduğu gibi ilimde de gelişen şehirlerinden biriydi. Farabi’nin tahsili çok zor olmadı yani.

Yine de fazla bir şey bilmiyoruz Farabi’nin çocukluk ve gençlik yıllarına dair. İlim aşkıyla Bağdat’a gittiğinde otuzlu yaşlardaydı ve kendisine Arapça okutan İbn Serrac’a mantık okutabilecek kadar donanımlıydı. Köken itibariyle Türk olan Farabi için Arapça önemliydi tabii. O günün ilim dili Arapçaydı ve Arapçanın inceliklerini bilmeyen birinin ciddiye alınması beklenemezdi.

Temel İslami ilimler ve mantıkla donanmış olarak Bağdat’a gelen Farabi, burada Arapça ve dilbilim öğrendikten sonra felsefede kendi yolunu aramaya başladı. Bunun her zaman ve her yerde geçerli olabilecek bir nesnellik arayışı olduğunu söyleyebiliriz. Atlas Okyanusu’ndan Orta Asya’ya kadar yayılmış olan İslam dünyasının her şehrinde kendi ekollerini kurmuş sayısız âlim, dolayısıyla da sayısız ilmî metot vardı; fakat bunlar arasında hakemlik yapabilecek bir merci yoktu. Farabi de bunun için mantığı tüm ilimlerin merkezine koydu.

Düşünceden dile Farabi’nin ikinci ilgi alanı ise dilbilimdi. Aristo ve Farabi’de mantıktan söz ederken soyut-matematiksel mantıktan söz etmediğimize göre bu da tutarlıdır. İfadelerin anlamı mantığa dayalı olarak çözümlendiğinde sağlam bir yöntem ele geçmiş olur. Üstadın ilgisini yönelttiği diğer alanlar da psikoloji ve metafiziktir ki her ikisi de zihnin, dilin ve varlığın işleyişi hakkındadır. Farabi bir anlamda incelediği her şeyi o şeyin mantığına göre inceleme yoluna gitmiş, mutlak tutarlık, denge ve nesnellik peşinde bir filozoftu.

Klasik çağın bazı düşünürleri kitleleri peşlerinden sürükler, bazıları da kendisine anlayış gösteren bir hükümdarın koruması altına girmekle yetinirdi. Farabi popülist bir düşünür olamazdı. Çalışmaları çoğunluğu direkt ilgilendiren konular içermiyordu. Arapçada felsefe jargonunu tek başına kurmak, Grek felsefesi ile İslam’ı uzlaştırmak, mükemmel bir medeniyetin ilkelerini bilerlemek gibi zor işlere girişmişti.
Önemli oranda da yalnızdı. Konuştuğu, ders alıp ders verdiği Müslüman ve Hıristiyan âlimler Farabi’nin yanında sönük kalıyorlar. Mistik tarafı var, ama çağının sufilerine pek benzemiyor. Farabi’de mistisizm, daha ziyade maddi evrenin temelindeki ruhani ilkedir. Bu da Grek metafiziğiyle İslam’ın ruh tarafını uzlaştırma çabasından kaynaklanıyordu.

Farabi’nin mirası
Üstadı kendisinden sonra gelip felsefesini devam ettiren, özellikle Batılıların daha çok ilgilendiği İbn Sina’yla kıyas etmek gerekirse, İbn Sina öznel fikirler ileri sürmekten çekinmez. Farabi’nin mirası mantık iken İbn Sina’dan kalan şey metafizik konusunda gösterdiği bireysel cesarettir diyebiliriz. Farabi’de nesnel hakikat kişinin kendinden önemlidir. Belki de bunun için Farabi’nin hayatı hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz, İbn Sina ise daha sıcak ve tanıdık.

Farabi’den insanlığa kalanın sekiz cilt tutan mantık çalışması olduğu su götürmez. Üstat bu sekiz ciltte Aristo’nun Organon çalışmasını kapsayıp aşma çabası içindedir. Günlük konuşmadan şiire kadar dil ve sözün mantığını katı temellere oturtur. Farabi’nin mantığı sonraki tüm düşünürler için metot olarak yazılmıştır. Bu yanıyla Platon, Aristo, Kant ve Hegel sırasında ele alınması gerekir.