Filozof

Filozof

Yolun felsefeye ihtiyacı var mı, bilmem, ama felsefenin yola ihtiyacı var.

Yol kendisine düşenleri filozof yapar. Antik Yunan’ı gözünüzün önünde canlandırın, filozofların forumu adımlayarak, durup düşünerek, sonra yeniden yürüyerek defalarca gidip geldiğini göreceksiniz. Öyleyse felsefe bir eylemdir ve hareketle başlamıştır. Sonra da hep bir akış ve oluş içinde sürmüştür. Ama yol olmasaydı, bırakın filozofları, hiç kimse parmağını bile oynatmaz, yerinden kıpırdamazdı! Yol da bir felsefedir. Uzun, karmaşık, sonsuz, açık, sürekli, işlek ve kıpırtılı bir felsefe.

Yola düşmek, her zaman bir başlangıcı, tazeliği, yeniliği işaret eder. Yola çıkmak, bir anlamda da dünyaya gelmektir. Yeniden. Dünyanın nasıl döndüğünü sanıyorsunuz? İnsanlar yola çıkınca, yürümeye başlayınca dünya da dönmeye başlıyor. Yürüyelim arkadaşlar!

Sözcükler de yoldan nasibini alır. Hiçbir sözcük kitapta durduğu gibi durmaz. Suyun huyu akmaksa, sözcüklerin huyu da dolaşmaktır. Aşk yalnız gezer! Böyle bir kitap, şiir ya da film olmalı, fakat hatırlayamadım hangisi? Aslında yalnızlık sözcüklere yakışır. Her birinin boyu posu, edası endamı, kalınlığı inceliği, yoğunluğu hafifliği, özgül ağırlığı, sözel değeri farklıdır elbette. Huyu suyu, tadı tuzu da öyle. Onlar da tanımladıkları insanlara, hayatlara çok benzerler. Kimi kibirlidir kimi alçakgönüllü, kimi kasıntıdır kimi mülayim, kimi taş gibi serttir kimi pamuk helva gibi. Yalnızgezer hepsi de. Ama onların yalnızgezerliği birlikte gezme, okunma, sevilme yolunda bir adımdır, yürüyüştür. Yakınını bulunca gezmekle kalmaz, uçar. Uçurur.

“Şeyh uçmaz, mürit uçurur”, ne güzel, ne doğru bir sözdür. Ayrıca sözcüklerin tadı, sıralanışı, müziği, tartımı derken, şeyh olmak da mürit olmak da uzak olsun ama, insan cümlenin güzelliğine kapılıp gider. Biz kapılıp gidenlerdeniz! Neye? Yola elbette. Daha doğrusu kapılıp gidenlerin izindeyiz, yolundayız, derdinde, özleminde, düşündeyiz. Hatta biz, bundan ötürü biz demeyiz, demek istemeyiz. Zira biz deyince yoksulluk hazinemizden hırsızlık yapmış gibi oluruz. Ama “harami var diye korku verirler”miş, versinler, bizim “ipek yüklü kervanımız” yoktur, hazinemiz yokluktur…

Yol deyince insan hem gözünde büyütüyor hem düşüncesinde ve birdenbire mi desem ne, aydınlanıveriyor, nasıl bir aydınlanma! Yol başka bir alem, başka bir dünya, hatta başka bir uzay diye de, pek derin sayılmasa da, yine de düşüncelere dalıyor. Gözümüz dalınca konuk gelir, gönlümüz dalınca ise yola çıkasımız gelir. Filozof da o kişidir işte, gözünden önce gönlü dalan. Gönlüne yeni sular, yeni güneşler arayan. Hatta yeni rüyalar. Ama eski rüyaları da unutmayan, onları gözden geçiren. Hatta, ‘uyku en güzel rüya’ diyen.

Filozof, çokinsan. Çokhayvan. Çokbitki. Çoktabiat. Fakat çoklukta değil, azlıkta hikmet bulan. Gözlerinden önce gönlü kamaşan. Yolu çalışan. Yol işçisi. Yolu uzatan, yaşamayı uzatan. Dünyanın içinde başka bir dünya, insanın içinde başka bir insan arayan. Kendinde başkasını arayan. Kendinde yolu, yolda kendini arayan, sınayan. Deniz feneri, madencinin lambası, ayışığı, yolışığı. Gözün aydın sevincini gönlün aydına büyüten, uzatan, yayan.

Sözcükler yola şiirle düşer, düşlerse felsefeyle. Şair ile filozof, herkesten önce orada oldukları söylenen. Herkesten geç olsalar da ne gam, oluştan önce akıştadır onlar. Ve akışın öncesi sonrası yoktur, sonsuzluğun yoludur. “Yol deyip geçmeyin!” desem kelime oyunu yaptığım sanılır, değil. Yola düşen, yoldan geçendir filozof. Yol konuğu. Yol dolusu.

Dünya bir gölgeliktir”, filozofsa günebakan gibi tıpkı, yolabakan…