FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK: II. ABDÜLHAMİD

Osmanlı sultanlarının en fazla fetih yapanı veya en çok imar faaliyeti yürüteni, ulema ve şuarayı en ziyade himaye edeni değil; ilk ve son yıllarını saymazsak sultanlığı esnasında İstanbul’da büyük kargaşalar olmuş ya da hudut boylarında büyük savaşlar yaşanmış da değil; ama şüphesiz gerek hayatında gerekse öldükten sonra en fazla tartışılan Osmanlı sultanı II. Abdülhamid’dir. Tartışma epey de şiddetlidir. Kimileri için o hâlâ bir müstebit, kimileri içinse bir dahi. Bugün gündemden düşse de eskiden çok revaçta olan tabirlerle: “Abdülhamid, kızıl sultan mı, ulu hakan mı?”

Zeki, derbeder ve öksüz
Abdülhamid’lerin ikincisi, Sultan Abdülmecid’in oğlu, dolayısıyla da Sultan Abdülaziz’in yeğenidir. Dedesi Yeniçeri Ocağı’nı lağvedip Batılaşma hareketini hızlandıran Sultan II. Mahmut’tur. 1842 yılının 22 Eylül’ünde dünyaya gelen Şehzade Abdülhamid 10 yaşında öksüz, 19 yaşında yetim kaldı. Annesi Tirimüjgan Sultan ölünce üvey annesi Piristu Kadın Efendi genç şehzadeye sahip çıktı. Babasının ölümü üzerine ise amcası Sultan, yetim şehzadeyle yakından ilgilendi; hem iyi bir eğitim almasını sağladı hem de meşhur Fransa ve Mısır seyahatlerinde onu yanından ayırmadı.

Eğitimi ve gençlik ilgileri hakkında fazla ayrıntı yok elimizde. Sultana izafe edilen, arşivci Ali Birinci’ye göre ise ilk kısmı şair Süleyman Nazif, son kısmı ise yayıncı İsmet Bozdağ tarafından kaleme alınan meşkûk “Hatıra Defteri”ne göre Sultan Hamid’in gençliği tıpkı kardeşi Murat gibi biraz derbeder geçmiş.

Parça parça ayrıntılara bakınca ise şehzade Abdülhamid hakkında şöyle bir tasvir ortaya çıkıyor: Sigara içiyor, piyano çalıyor, naif ve nahif bir delikanlı, bekârken gayet serbest yaşadığı halde evlenince vaktini evde karısı ve çocuklarıyla geçiriyor; kardeşi şehzade Murad’ın etrafında edebiyatçılar olduğu halde Abdülhamid edebiyatçılarla fazla temas halinde değil. Hatta Süleyman Nazif’in onun ağzından yazdıklarına göre şair Ziya Paşa’yı hiç sevmezmiş şehzade.

İki şehzadeyi kıyas etmek gerekirse Murad sıcakkanlı, Abdülhamid soğukkanlı ve mesafeliydi. Şairlerin Murad’ı daha çok sevmeleri tabiidir. Abdülhamid’den ise hiçbir zaman emin olamayacaklardı. Bazıları ondan nefret ederken bazıları da hayran olacaklardı; karmaşık duygular yaşayanlar da olacaktı.

Buhranlı bir başlangıç
Abdülhamid’in tahta geçme hikâyesi amcasının tahttan indirilmesi ve intiharı/suikasti, veliaht kardeşinin ise tahta oturduktan sonra çıldırması üzerine oldu. Sarayda müthiş bir buhran vardı, İstanbul’da buhran vardı; aslında tüm entelijansiya ve devlet içinde buhran vardı.

Bütün bunlar olurken Mithat Paşa iktidarı elinde tutuyordu. Aziz’i tahttan indiren, iddiaya göre öldüren, Murad’ı tahta geçirip sonra indiren, ilk Anayasa’yı hazırlayan, Meclis’i kuran, Anayasa ve Meclis şartıyla tahta geçme konusunda Hamid’le el sıkışan entelektüel bürokrat grubun lideri Mithat’tı.

Ağustos/Eylül 1876’da yani otuz dört yaşında ve binbir kayıt ve şartla tahta oturan II. Abdülhamid kurtlar sofrasında bir kuzu muydu? Üstelik onun etrafını saran sadece Babıali bürokratları değildi; bir de baş belası dış borçlar ve Osmanlı’dan et koparma sevdasına düşmüş Rusya vardı.

Genç Sultan’ın kuzu gibi çekildiği yere gitmeyeceği bir süre sonra anlaşıldı. Aralık 1876’da ilk Osmanlı Anayasasını ilan eden Abdülhamid, ertesi yılın martında ilk Meclisi açar. İlk işi, Anayasa’nın kendisine verdiği yetkiyle Mithat Paşa’yı Avrupa’ya sürgüne göndermek oldu. Sultan’ın Paşa’ya yapacakları bununla sınırlı değildi. İki yıl sonra Mithat Paşa’yı affedip taşraya vali olarak tayin etti. Taşra valiliklerinde bir süre gezdirilen Mithat, 1881’de yakalanıp İstanbul’a getirildi. Bizzat Abdülhamid tarafından kurulan bir mahkeme eski sadrazam Mithat Paşa’yı Sultan Abdülaziz’i öldürmekten idama mahkûm etti. Abdülhamid, Mithat’ı sözde bağışlayarak cezasını ömür boyu kalebentliğe çevirdi. Taif’e gönderilen Mithat Paşa, 1884’te boğduruldu. Bu gayri meşru boğdurma olayından Abdülhamid’in sorumlu olduğuna dair yazılı bir kanıt bulunamadı ise de onun emriyle veya dönemin sadrazamı Sait Paşa’nın onun adına verdiği bir emirle işlenen bir cinayet olduğundan kuşku duyulamaz.

İlk kayıplar
Abdülhamid’in Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü koruduğu yolunda bir efsane var. Oysa daha sultanlığının ikinci yılında Rusya ile yapılan antlaşmalara göre Sırbistan, Karadağ ve Romanya’nın bağımsızlığı tanındı; Kars, Ardahan ve Doğubeyazıt Ruslara bırakıldı. Aynı yıl İngiltere, Kıbrıs’ı işgal etti. Kayıplar bunlarla da sınırlı kalmadı. 1878 ile 1885 yılları arasında Bosna-Hersek, Yeni Pazar, Şarki Rumeli, Teselya, Somali, Etiyopya, Tunus ve Mısır Osmanlı Devleti’nden tamamen koparıldı.

1885’te diplomaside ustalaşan Abdülhamid’in yüzyıl sonuna kadar devleti bir arada tuttuğunu görürüz. Bu arada dış borçlar ödenemez hale gelir ve Duyun-ı Umumiye (Genel Borçlar İdaresi) devlet bütçesinin yarısından fazlasına el koymaya başlar; Ermeni isyanları ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ihtilal/inkılap çalışmaları ortaya çıkar. Osmanlı hanedanı isyanlara ve savaşlara alışıktır, ama Abdülhamid dönemindeki kadar devletin merkezini tehdit edenine pek rastlanmaz. Bu nedenle, efsanenin haklı bir tarafı olduğunu söyleyebiliriz. Her şeye rağmen Sultan Abdülhamid, Osmanlı Devleti’nin başını dik tutmayı başardı.

Baba-oğul kavgası
Gittikçe deneyim kazanan Sultan, isyan ve savaşlara daima bir çözüm bulmayı başarsa da kendi kurduğu modern okullarda yetişen genç bürokratların ihtilal faaliyetlerini durdurmayı başaramadı ve İttihat ve Terakki Cemiyeti mensuplarının çıkardığı Makedonya ihtilali sırasında eski Anayasa’yı yeniden ilan edip Meclis’in otuz yılı aşkın zaman sonra tekrar açılmasını kabul etti.

Baba oğullarıyla iktidarı paylaşmayı düşünürken bu, oğullar için yeterli olmayacak ve 31 Mart vakası bahane edilerek Sultan Abdülhamid, 1909’da tahttan indirilecekti. Artık tek adam idaresini otuz üç yıl sürdüren Sultan kenara çekilmiş; onun eseri diyebileceğimiz genç kuşak görevi zapt etmişti. Bundan sonrasının çok hızlı bir çöküş olduğu ise herkesin malumu. Hamid tahtta kalsaydı Libya’nın İtalyanlarca işgali, Balkan Harbi ve Büyük Harp gibi büyük savaşlar Osmanlı Devleti açısından nasıl bir görünüm kazanırdı bilemeyiz; ama İttihat-Terakki’nin yol açtığı çöküş pek çok insanı Sultan Abdülhamid devrilmese daha iyi olurdu diye düşünmeye sevk etmiştir.

Bir kenarda dünya ve olayları izleyen eksantrik ve enteresan Sultan Abdülhamid, Büyük Harbin bitmesine aylar kala İstanbul’da vefat etti. Mezarı dedesi II. Mahmut’un Divanyolundaki türbesinde bulunuyor. Buraya halk genellikle Abdülhamid Türbesi der.