Gezgin…

Gezgin…

Gezgin deyince harflerin, sözcüklerin böyle bir yazıya doğru yolculuğa çıkmaları rastlantı değil, şaşırtıcı da değil. gezginliğin hemen şiiri çağırması da boşuna değil.

Gezgin. Bazı sözcükler su gibidir, daha söylemeye başlar başlamaz akar gider. Tıpkı bazı insanların da suya benzemesi gibi. Bazısı halince, bazısı fikrince, bazısı yücelerden yüce akar, çağlar, dökülür, uğurlanır. Bazı insanlar da su gibi akar gider işte. Aslında bazı demek yanlış, her insan, her canlı demeli. Akışlı olmak yaşamanın gereği. Yapraklar ağaçlara akar, dağlar göğe, ve hayvanlar ki evrenin sırları gibi derinlere, çocukluk nereye akar, kuşlara, kanatlara, koşmalara. Bizim aktığımız baktığımızdır, gördüğümüzdür, sevdiğimizdir, özlediğimizdir. Gezdiğimizdir.

Can Yücel’in, şiirimizin Can Baba’sının sözü hala içimi yakar, “Ölmeden önce biraz gezdirin beni!” demiştir. Koca şairinki bir çocuk isteğidir, güzel arzudur, yaşamanın, nefes almanın gereğidir. Şimdi Datça’da, Akdeniz’in gönlünde, mavinin göğünde gezmektedir.

Gezgin deyince harflerin, sözcüklerin böyle bir yazıya doğru yolculuğa çıkmaları rastlantı değil, şaşırtıcı da değil. Gezginliğin hemen şiiri çağırması da boşuna değil. Nasıl yine o gezginlerden biri Cemal Süreya, “Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı” diyorsa, gezginliğin de şairle, şiirle, ilginin de ötesinde bir şey olmalı ve var.

Dedim ama sonra da Hasan Ali Toptaş’ın Bin Hüzünlü Haz’ında Haraptarlı Nafi’ye söylettiği, “Hayat nedir evlat, sorarsan bilmiyorum, sormazsan biliyorum!” deyişine benzer bir his kapladı içimi. Şairle gezgin arasında ilgi ötesinde de olan şeyin ne olduğunu bilmediğimi fark ettim. Hem dedim ya bir his.

Gezgin deyince ben önce Attila İlhan’ı, şiirlerini ve sonra da onun insana hiç oturmama, yerinde durmama coşkusu veren anlatısı Abbas Yolcu’yu hatırlarım. Unuttuğumdan değil, tadına daha çok varmak için hatırlamanın. Bunları sonraya bir serseri ya da sersem bahsi açılınca açarım umuduyla erteliyorum. Sersem Baba diye bir tasavvuf şairi olduğunu da canım söylemek istedi.

Benim gezginim Metin Altıok’tur. Gülten Akın’dan sonra yüzyüze, gözgöze geldiğim ilk şair odur. Onu önce iç cebimde, sonra içimde gezdirdim. Şairin bir gezgin olduğunu ilk onun dizeleri fısıldadı ruhuma. İlk onun şiirleriyle kanatlandım yere göğe sığmazlığa. Gezgin (Dost Yayınları, 1976) onun ilk kitabıdır, benim de tam 20 yaşımdan başlayarak gezdirdiğim, beni gezdiren, birlikte gezdiğimiz kitap. Gezgin’le geziyorduk gezmesine de o yıllarda Ankara’da, bir başka şairin, Cemal Süreya’nın yine Ankara kokan dizeleri eşlik ediyordu bize. Tanrım ne mutluluk! “Bende tarçın sende ıhlamur kokusu/yürürüz başkentin sokaklarında”, duygusu da tıpatıp kendisi olan bu dizelerle. Metin Altıok da aynı caddelerden geçen bir gezgin olarak sanırım benzer dizelerle selamlıyor Cemal Süreya’yı: “Senin ağzın tarçın kokardı,/Benimki karanfil./Birbirine karışırdı/Soluklarımız./Tek başınayız şimdi ikimiz./Bende karanfil, /Sende tarçın kokusu/Yapayalnız, kimsesiz.”

Sonra başka gezgin kitapları okudum, gezdim ama o ilk Gezgin’liği hiçbirinde, hiçbir yerde bulamadım. Sanki şair o kitabı beni yoldan çıkarmak için yazmıştı, belki de yola getirmektir şiir kim bilir! “Yüzünde gezginci bir adam hali;/Sazı ve heybesiyle,/ Küçük bir garaj kahvesinin önünde/Bekleyen biri gibi./Ay dokunmuş omuzuna bir akşam vakti./O günden beri bakışlarında,/Bir otobüs penceresinin hızla geçişi.”  diye başlayıp Gezgin’i uyararak biter kitap: “Kendine yük haline gelince,/Koru kendini asıl kendinden.”

Sonra Metin Abi’yi yaktılar.

Durup seyrine baktılar.