GÜNLERİN TRENİ

GÜNLERİN TRENİ

Pazartesi treninde olmak ne harikulade bir duygudur. Tıpkı okuldan kaçmanın sevinci gibi… Gizli değil düpedüz apaçık bir sevinç. Ha okuldan kaçmışsın ha pazartesiden. İkisinde de yetkiye, baskıya, seni sistemli bir biçimde düzene uydurmaya çalışan ideolojik aygıtlara karşı çıkmanın, onların boyunduruğundan kurtulmanın erinci var. Pazartesi de devletin değil ama tabiatın sisteme bir armağanı. Eh doğrusu sistemle işbirliği yaptığı için de pazartesiden ötürü hayli kırgınım ona: Küs tabiat!

Salı treni fazla uzağa gitmez sanki.

Nedense böyle bir duygu verir insana. Sirkeci’den Haydarpaşa’ya kadar gider sözgelimi. Vapur gibi. İnsan pazartesi her türlü çılgınlığı yapar da salı günü kendine gelir. Bir evi, işi, okulu, ailesi, arkadaşları, sorumlulukları ve sevdikleri olduğu gelir aklına. Eh o zaman da fazla uzağa gidemez, gidemeyiz değil mi? Salı treni tam bizliktir yani, şehir insanına göredir. 9’dan 5’e treni… Sabah gider, akşam döner.

Çarşambanın treni ıslıklıdır.

Islık çala çala gider, keyfi yerindedir. Tuzu kuru olması şart değildir bunun için, Orhan Veli’nin “Dalgacı Mahmut”una benzer: “İşim gücüm budur benim/Gökyüzünü boyarım her sabah/Hepiniz uykudayken/Uyanır bakarsınız ki mavi.” Onun vazifesi de şarkı söylemek, şiir mırıldanmak, çarşambayı maviye boyamak, yeryüzünü gökkuşağına çevirmektir. Islığı da armağandır.

Perşembe treninde nedense bir gizem bulunur.

“Şark Ekspresinde Cinayet” perşembe mi işlenir bilmiyorum ama çocukluğumda TRT radyosundaki, ‘Gece Tiyatrosu’ydu sanıyorum, kimi oyunlar beni çok korkuturdu. Perşembe akşamlarıydı. Belki de polisiye, korku, gerilim edebiyatı sevmememin nedeni de budur. Yeter ki tren olsun perşembe treniyle de gitmeye razıyım. Sonra da Bay Perşembe romanı geldi aklıma. G. K.Chesterton’un bu ‘esrarengiz’ kitabını okuyarak yolculuk edersem, belki perşembe trenine de, perşembe edebiyatına da alışırım kim bilir!

Cuma trenine yer var mı?

Çünkü cuma trenine tek kişilik bilet bulunsa da, insan o trende neredeyse tüm geçmişi, anıları, aşkları, ayrılıklarıyla yolculuk eder. Buluşma, kavuşma ve ayrılık istasyonlarından bir bir geçer. İstanbul’da Kadıköy yakasındaki metronun ‘Ayrılık Çeşmesi’ diye bir istasyonu var. Herkes gibi beni de kederlendirir. Ayrılığa su verdiğimiz yer orası her halde. Büyüsün, çiçek açsın, ayrılık ağacı olsun diye…

Cumartesi treni biraz ıssızlar treni midir ne?

Yalnızlar rıhtımı gibi. Öyle ya cumartesi şehrin günüdür ve yalnızlar o gün daha yalnızdır. Çünkü şehir daha şehirdir. Ve cumartesi daha cumartesidir. Cuma gecesinin zalimliğiyle hiçbir şey karşılaştırılmaz ama cumartesinin şımarıklığı da akıl alır gibi değildir. Sanıyorum bunda hepimizin suçu var. Cuma gecesinin bu kadar zalim, cumartesi gününün bu kadar şımarık olması biraz da bizim kabahatimiz. Canım kardeşim.

Pazar treni dönüş treni.

Yatılı okula, kışlaya, birliğe dönüş. O trenlerin ağırlığı, koyuluğu hiçbir şeyde, hiçbir yerde yoktur. Cumartesinin o yarısı gölgeli yalnızlığı bile karnaval duygusu uyandırır bunun yanında. Yalnızca pazar trenlerinde mesafe ve zaman yoktur, hatta menzil, varılacak yer de yoktur. Sanki hepsi aynıdır, yatılı okul, kışla, nereye gidileceğinin de önemi yoktur. Pazar treni kayıp trendir, ne zaman kalkar, nerden kalkar, ne zaman varır, içinden kimler iner, onların yolunu gözleyen var mıdır? Belki de hayalet trenlerdir pazar trenleri. Kimsenin kimseye görünmediği ve kimsenin gözünün kimseyi görmek istemediği trenler. Sis ekspresi.

Sekizinci günün treni nerede kaldı?