HAYALLERİNİZ İÇİN EN GÜZEL KÖY VE KASABALAR

HAYALLERİNİZ İÇİN EN GÜZEL KÖY VE KASABALAR

Hayallerimiz, yolculuklarımızın taşlarını döşer. Destinasyon neresi olursa olsun, haritalarda işaretli olan hep dileklerimizdir. Bir süredir seyahat trendlerinde, hızlı yaşanan tatillerin aksine, naif ve karakteri olan yerler göze çarpıyor. Çılgın kalabalıktan uzakta, doğanın bir sığınak olduğu, geleneklerin sürdürüldüğü ve ekolojik yaşamın mümkün olduğu köy ve kasabalar, kendine özgü, o bildiği yaşamdan vazgeçmedikçe daha da güzelleşiyor. Bu yazı Türkiye’deki sayısız köy ve kasabadan sadece bazılarını içerse de, birçoğunda hayallerinize yer bulacağınıza inanıyoruz.   

Gelenekleri unutmamak için…
Turizm ve korumacılığın bir arada var olabilmesinin Türkiye’deki en başarılı örneği Safranbolu’ya 11 km mesafede, adeta Safranbolu’nun küçük bir maketi olan ve gelenekleri her daim hatırlatan, tarihi gerçek bir Türk-Türkmen köyü, Yörük Köyü var. 700 yıllık köyün evleri arasında Sipahioğlu Konağı ile Kasım Sipahioğlu Konağı gezi evlerine dönüştürülmüş. Köyün eski çamaşırhanesini ve ahşap tavanlı camilerini gezebilir, üreticilerin organik meyve ve sebzelerini satın alabilirsiniz. Köy meydanındaki Gümüş çiftinin Yörük Sofrası’nda da yörük usulü tereyağlı gözleme ve ev baklavası var. Kökeni Oğuz Türklerine dayanan, Ege’de Efelik, İç Anadolu’da ise Seymenlik olarak adlandırılan Anadolu’ya özgü Seymenlik geleneği Yörük’te bir ölçüde özel günlerde, düğünlerde sürdürülüyor. Ayrıca her yıl ağustos sonu ya da eylül başında düzenlenen yörük gününde, yörükler toplanıyor, kutlamalar yapılıyor, parayı en çok veren kadın ya da erkek ağa seçiliyor. Eskiden komşular arasındaki haberleşme, evlerin avlu kapılarındaki tokmaklara bağlanan iplere atılan düğümlerle sağlanırmış. Tek düğüm olması “kısa sürede döneceğiz”, iki düğüm “eve dönmemiz zaman alacak”, üç düğüm ise “gün boyu gelmeyeceğiz”, üçten fazla düğüm ise ev halkının köy dışına çıktığı ve birkaç günden önce dönmeyecekleri anlamını taşırmış. Bugün bu düğümleri sembolik olarak ev kapılarında görülüyor. Bu bölgeyi araştırmacı-yazar Aytekin Kuş’un (0532 583 57 03) hoş sohbeti eşliğinde gezmek ayrı bir keyif.

Kalabalıklar gidince, naif olanı görmek için…
Çeşme’de yaşayanların ya da yazlığı olanların pazarından taze sebze, meyve almak için uğradığı, kendi halinde küçücük bir kasabayken bir anda Çeşme’den de daha “in” hale gelen Alaçatı, bugün artık yazın çok tahammül edilebilecek bir yer olmaktan çıktı. Meydanı, kahvesi, pazar yeri, kiliseden dönüştürülen camisi ve bozulmadan bugüne kalabilmiş Rum mimarisiyle, tüm istila edilmiş görüntüsüne rağmen, hâlâ Ege’nin en güzel kasabalarından biri. Eskiden ancak İzmirlilerin varlığından haberdar olduğu Alaçatı, bugün Türkiye’nin en revaçta tatil beldelerinden. Yatırımcıların da Alaçatı’ya akın etmesi buranın çehresini tamamıyla değiştirdi. Taş binalar restore edildi, gerçekten de şaşırtıcı güzellikte otel, pansiyon, kafe ve restoranlar haline getirildi. Hatta kışın hafta sonları ve bayramlarda Alaçatı hareketlenir oldu. Alaçatı için iyi mi oldu kötü mü, bu muhtemelen sonu gelmeyen bir tartışma ama kışın bu kasabanın en naif, kaostan uzak halini yakalayabilirsiniz. Eski bir Rum evi olan Alaçatı Taş Otel, bütün yıl açık.

Doğaya sığınabilmek için…
Her ne kadar Doğu Karadeniz’in yolları zorlu olsa da, muhteşem coğrafyasıyla her türlü olumsuzluğu unutturabiliyor. Artvin’e 90 km mesafedeki Şavşat’a giderken, yol boyunca Alpler’inkinden daha görkemli manzaralar çıkar karşınıza. Şavşat’ın çevresi güzelliklerle doludur. Ahşap evlerin olduğu köyler ve yaylalar, yolları zahmetli olsa da her kilometresine değer. Doğaya burada sığınmak, teslim olmak insana tüm dertlerini unutturabilir. Karagöl-Sahara Milli Parkı, Karadeniz’in ünlü ancak oldukça turistik bölgesi Uzungöl’den çok daha bakir. Yoldaki manzaralar muhteşem. Yok denecek kadar az betonlaşmanın olduğu, yüz yıllık tahta evlerde yaşanan Meşeliköy ve Veli Köy’den geçiliyor. Gölde kırmızı balıklar ve sazanlar var. Karagöl’ün yakınında birçok yayla bulunuyor. Biri de haftasonları hayvan pazarının olduğu Bilbilan Yaylası.

Ege’nin havasını soluyabilmek için…
Karaçam ormanlarıyla kaplı bir yaylanın ortasındaki krater gölünün kıyısında bulunan Gölcük, İzmir’e 140 km mesafede, tepeden çam ağaçları arasından görünür. Yazın bir yayla gibi serin, kışınsa karla kaplı Gölcük, Ege’de pek sık rastlanmayan göl ve orman birlikteliğinin en güzel görüntülerini verir. Göl etrafında, otel, pansiyon ve kamping alanları var. Restoranlarda, oğlak etinden yapılan güveç ve sarımsak soslu yayın tavasının yanı sıra Ödemiş Köftesi ve bölgede yapılan sucuklar da ünlü. Gölcük’e Birgi üzerinden gidiliyor. Küçük Menderes Nehri’nin suladığı geniş bir ovanın kenarında, Bozdağ’ın karaçam ormanlarıyla kaplı eteklerindeki Birgi, karakterini yitirmemiş bir kasaba. En önemli yapısı Çakırağa Konağı. Çakır Ağa’nın biri İstanbullu diğeri İzmirli, iki karısının memleket özlemini gidermek için konağın İstanbul ve İzmir odalarının duvarlarına yaptırdığı resimleri ve Ulu Cami’nin kündekari yöntemiyle yapılan minberinin kapılarını görmeli. Hemen Ulu Cami’nin arkasındaki sokaklar, Birgi’nin en eski sokakları.

Uzak ve kadim bir atmosfer için…
Midyat’a bağlı, her biri bir tepe üzerine kurulu, Tur Abdin köylerinin herhangi birine varmak şaşırmak için yeterlidir. Midyat’a yakın olmalarına karşın, terk edilmişlikleri, bu geniş coğrafyadaki teklikleri, kiliselerinin dev anahtarlarla açılan alçak kapıları hep bir gizem yüklüyor buralara. Midyat’tan tam İdil yönüne doğru çıkarken, eski Midyat’ın içinden doğuya doğru toprak bir yol, bir süre sonra asfalta döner ve 13 km sonra Gülgöze’ye ulaşır. Gülgöze’deki Mar Had Bşabo Kilisesi’nin gizemi yaşamaya değer. Kilisenin küçük olması, mağara tarzı, labirentli odaları, alçak geçitleri, giriş kapısı ve dev anahtarı akıldan kolay kolay çıkmayacak detaylar. İzbırak ve Anıtlı da uğramaya değer köyler. Hah köyündeki Meryem Ana (El Hadra) Süryani Kilisesi, 4. yüzyıldan kalma.

Rüya gibi bir yolculuk için…
Kapadokya bir rüya gibidir. Ürgüp’ten yola çıkılınca sadece varış noktaları değil, aradaki köyler de (Cemil, Taşkınpaşa, Ayvalı) görmeye değerdir. Taşkınpaşa’daki 14. yüzyıl Selçuk dönemi camisi ve turizm gelmeden önce Göreme ve Ürgüp’ün nasıl olduğunun bir örneği olan Ayvalı, kaydadeğer duraklar. Ürgüp’e 5 km mesafede, zengin Rumlar’ın yaşadığı yerleşim Sinasos (Mustafapaşa), kiliseleri ve taş evleriyle, mübadele yıllarına dek Rumlar’ın önemli bir sayfiye yeriymiş. Yarım asırlık muhteşem taş evler, kapılar, süslemeler bugün hâlâ seyrede seyrede bitecek gibi değil. Alçak tüf tepelerde hâlâ üzümler yetişiyor ve şaraplar yapılıyor. Geri kalanıyla da evlerde pekmez kaynatılıyor. Merkezdeki en büyük iki kiliseden eski olanı Aios Konstantinos ve Helene’nin adına yapılmış. Şakir Paşa Medresesi de merkezde. Yukarı Soğanlı Köyü’nün sarp kayalıklarındaki güvercinlikleri farketmemek mümkün değil. Dağlara oyulmuş küçük kiliseler var. Köy halkının geçimine katkı sağlayan, buraya özgü Soğanlı bebekleri çok hoş. Kapadokya’nın turizm furyasının dışında kalabilmiş Manastır Vadisi’ndeki Güzelyurt Köyü de sessizliği içinde etkileyici.