Haydarpaşa’dan geçerken…

Haydarpaşa’dan geçerken…

Haydarpaşa. Nereden baksan görünür. Bakmasan da görünür. İnsanın hep orada olduğunu bildiği, güvendiği, kendini iyi hissettiği bir şey, yer, dost, inanç ve duygu gibidir. Gibisizdir Haydarpaşa. Haydarpaşa gibi diye bir benzetme yapılmaz. Ben de yapmam.

Haydarpaşa. Yalnızca düşündüğünde bile insanı gülümseten, derin ve geniş bir nefesin içine yayılmasını sağlayan, sonra da güzel bir rüya için gözlerini huzurla yummana vesile olan mutluluk kaynağı. Mutluluğun mimarisi varsa onun başyapıtlarından biri olmaya aday.

Haydarpaşa. Herkesin ömründe bir kez olsun önünden geçmezse, yaşamında adı konmayan bir eksiklik olduğunu kuvvetle duyumsayacağı, önünden geçenin kendini önünden geçmeden önceki halinden farklı bulacağı, bunu hayra, iyiliğe, şansa yoracağı ve sözgelimi kendisiyle kavga etmekteyse barışa yumuşak geçiş yapacağı bir şifa yuvasıdır.

Haydarpaşa. “Biz daha üzüm yaratılmadan sarhoştuk” denildiği gibi tıpkı, sanki denizler olmadan, vapurlar, trenler icat edilmeden önce oradaymış gibi durur. Hayır; gururlu, mağrur ve heybetli bir duruş değil sözünü ettiğim. Doğal, kendiliğinden, sanki orada doğmuş ve o deniz semtinden hiç ayrılmamış, orada çocuk olmuş, orada büyümüş ve şimdi de bir deniz bilgesi olarak oradan alemi seyrediyor gibi.

Haydarpaşa. Hep bir avlu duygusu. Trenler sanki bir avluya gelir. Yorulmuştur, dinlenir, gece orada kalır, uykusunu alır, rüyasını görür. Sonra da yeniden yola koyulmak için, avlunun kapısını aralar…Ki ne görsün? Kapının ardı sonsuzluk. İşte o maviliğe bakar, onunla yüzünü, gözünü, gönlünü, içini yıkar ve yola çıkar. Haydarpaşa, trenlerini maviyle uğurlar.

Haydarpaşa. İkinci bir İstanbul. Kardeş kapısı. O kapıya varan kimse eli boş dönmez. Doğu ile Batı ya da Asya ile Avrupa ya da Anadolu ile Rumeli orada bayramlaşmaya gelir. Ve kardeş kardeşi kapıya kadar geçirir. Haydarpaşa kardeşlik eksilmesin, sıcacık bir çorba gibi paylaşıldıkça artsın, çoğalsın diye orada nöbettedir.

Haydarpaşa. Hem bir anı hem bir anıt. Sürekli anılar biriktiren bir müze. Anılar evi, sesler evi, sözcükler evi, fısıltılar, mırıldanmalar, çığlıklar ve sessizlikler evi. Durup dinlesen kendi sessizliğini bile duyarsın. Birgün oradan sessizliğin geçmiştir çünkü. Birgün de yalnızlığın geçer. Birgün de…Herşey geçer!

Haydarpaşa. Tarihin gündelik olanla buluşması. Olay orada geçer, geçmiştir, geçmektedir, geçecektir. Haydarpaşa da bilir bunu, oradan geçmiş, geçecek ve gelecek olan da. Kocaman bir saattir belki akrep ve yelkovan yerine keder ve sevinçle dönen.

Haydarpaşa. Elinde bir demet çiçekle denizkızını bekleyen, sırtını ona yaslamış birini de görebilirsiniz. Sırtını yaslamak sırrını da paylaşmak gibidir orada. Öyle güven verir çünkü. Ona ulaşınca artık ölüm yokmuş gibi. Ya da ölümsüzlüğün sırrı o kapının ardındaymış gibi.

Haydarpaşa. Ona kızanlar, küsenler, gönül koyanlar da olmuştur onu yoksayanlar da. Mümkün olmasa da, yokmuş, hiç olmamış gibi davranıp görmezden gelenler de. Onun artık zamanını doldurmuş olduğunu, çağın çok gerisinde kaldığını iddia edip, ‘olmasa da olur!’ diyenler de olmuştur, oldu. O orada bir bağışlama anıtı gibi durdu. Hepsini bağışladı.

Haydarpaşa. Bir deniz feneri, bir pusula, bir rüzgar gülü, bir ışık. Hem gündüz hem gece. Yolgösterici. Kılavuz. Gövdesiyle, ruhuyla, varlığıyla, 100 kaç yıldır, kadınlara, erkeklere, çocuklara, gençlere, askerlere, hastalara, öğrencilere, gurbetçilere, heveslilere, utangaçlara, sıkılganlara, gizli şairlere, kimsesizlere, yalnızlara, divanelere yoldaşlık etmiş, onları ağırlamış, uğurlamış bir büyük ev. Kapısı herkese açık.

Haydarpaşa. Dün önünden geçtim yine. Bana göz kırptın gibime geldi. Yakında kavuşacağız demek istedin belki. Haydarpaşa, aç kapılarını artık!