Haydarpaşa’nın Kedisi

Haydarpaşa’nın Kedisi

Şairler gençken şiiri kitaplarda ararlar, kitaplarda okurlar ve onlar da kendi kitaplarını yazmak isterler. Okurlar, yazarlar, okurlar, yazarlar, şiir üstüne şiir, kitap üstüne kitap yayımlarlar…

Sonra bir gün, bir kedinin göğe baktığını görürler. Bir kedinin göğe baktığı görülmemiş şey mi, yoo, görülmüştür, ama herkesin bir şeyi ilk gördüğü an, o şeyin dünyada ilk görüldüğü andır. Herkes kendi gözüyle görür çünkü, herkes kendi açısından, kendi bakışından görür ve bu herkes için özel bir andır, ilktir, biriciktir.

Peki kedi bir ekim gününün güneşi kaybolurken, sokağın ortasında durmuş, niye öylece göğe bakmaktadır? Kedi dediğin ağaçlara bakar, çatılara bakar, kuşlara bakar. Aman Tanrım, yoksa?

Yoksa bu kedi bir şiirden mi çıkmış? Ya da şiir olmak için mi göğe bakıyor? Göğe balonu mu kaçmış? Acaba kedi olacağıma kuş olsaydım da şu maviliklerde kanat çırpsaydım diye mi bir umut gözünü maviye dikmiş? Bir umut, olur a, belki de annesi ona göğe çok bakan kedinin nasıl kanat taktığını, sonra göğe aktığını anlatmıştır da bir masalda, o da hep bu masalın bir gün onu da göğe kuş kılığında yollayacağını düşlemiştir. Hem kim demiş kediler düş görmez diye? En güzelini görürler ve düş gören bir kediyi izlemek kadar tatlı bir şey yoktur!

Ben bugün ilk kez göğe bakan bir kedi gördüm, durdum ben de göğe bakan kediye baktım. Böylece ikimiz de şiir olduk sanırım. Olmasak da ne gam, benim için şiirli bir andı, kedi zaten şiir, her anı şiir, duruşu, uyuyuşu, gerinişi, bakışı… Bir de her kedi bir başka kediyi hatırlatır, tıpkı her şiirin bir başka şiiri hatırlattığı gibi. Ama kedi bazen de bir başka şiiri hatırlatır ve bunların hepsi de şiire sayılır.

Göğe bakan kedi vapura binen kediyi hatırlattı bana. Uzun yıllar önce, masal kadar uzun yıllar önceydi. Masal kadar diyorum, çünkü o zaman Haydarpaşa’dan trenler kalkıyordu. Banliyö trenleri geliyor, vapurlar, motorlar yanaşıyor, insanlar iniyor, biniyor, Haydarpaşa kentin kalbi gibi çalışıyordu. Yaşamın ta kendisiydi. Ayrılanlar, kavuşanlar, yetişenler, sevinçten ya da kederden gözyaşı dökenler, toprağı öpenler, dua edenler, trenin arkasından koşanlar, sevdikleri gözden kaybolduktan sonra da el sallamaya devam edenler, Gar Lokantasına oturup, ‘kimi dertten içermiş kimi neşeden’ diyenler, daha şimdiden hasret çekenler…

Ne zaman Haydarpaşa’ya gitsem kendimi bir romanın, bir filmin, bir şiirin içinde bulurdum. Tren sevgimin iki nedeni varsa biri Eskişehir biri Haydarpaşa’dır. “Haydarpaşa gardır gar kalacak!” deyişim de bundandır. Ama bir gar da bir gardan ibaret değildir. Tarihten anılara, acılardan devrimlere, aşklardan özgürlüklere, savaşlardan barışlara her şeyi görmüş, yaşamış, bazen kalbine gömmüştür. Bundandır, ne zaman bir yazımda Haydarpaşa geçse onun bir güzellemeye dönüşmesi.

Ben de gençken şiiri kitaplarda arardım. Kitaplar okudum, kitaplar yazdım. Sonunda şiirin bir kedinin göğe bakışında, bir kedinin mavi suları geçişinde, bir yaprağın gazel oluşunda olduğunu anladım. Şiir bir karşılaşmaymış. Ve insan dünyaya şiirle karşılaşmak için gelirmiş. Tren de benim en sevdiğim şiirlerden, Haydarpaşa Garı da, Eskişehir de, kediler zaten şiir…

Geçen hafta vapurla Kadıköy’e geçerken Haydarpaşa’ya yanaşan Eminönü motorunu görünce, sürekli iki kıyı arasında gelip giden kediyi anımsadım. Bugün de göğe bakan kediye baktım. Haydarpaşa’dan trene binmeyi çok özlediğimi anladım. Oturdum bu yazıyı yazdım.