HER CÜMLESİ ÖZENLE KURULMUŞ BİR ROMAN

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (Ötüken Yayınları), Peyami Safa’nın son yazdığı romanlarından biridir. İlginçtir, Peyami Safa, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda on beş yaşındaki bir çocuğu anlatır. Ergenlik çağındadır bu çocuk, hayata ilk adımlarını atmak üzeredir, karakterinin nasıl şekilleneceğine dair ilk belirtileri taşımaya başlamıştır. Peki yılların romancısı, Peyami Safa, birçok biyografisinde belirtildiğine göre, kendi hayatından izler taşıyan bu romanı, neden ustalık döneminde yazar?

Peyami Safa, sanki hayatı boyunca böyle bir romanı yazmak için çalışmış. Önceki yazdığı romanlar, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’na ulaşmak, onu ortaya çıkarmak için gereken egzersizler gibidir. Roman, öyle bir ustalığın eseri. Peyami Safa romanları içinde belki de en şiirsel, akıcı, net, çok çalışılmış olanıdır. İşin doğrusu, bu romanda Peyami Safa’nın işi zordur. Çünkü “bildungsroman”lar her romancının kolaylıkla altından kalkabileceği türden değildir. Ergenlik; kişinin en çalkantılı, belirsiz, ele avuca sığmaz, tutarsız ve dağınık bir dönemidir. Ancak Lev Tolstoy, Fyodor Dostoyevski, Gustave Flaubert veya J. D. Salinger gibi büyük romancılar bu konuya girebilmişlerdir. Yine ilginçtir, bu büyük yazarlar da “oluşum romanı” diyebileceğimiz türdeki kitaplarını, ustalık dönemlerinde yazmışlardır.

Hastanede geçiyor
Üstelik Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda olaylar daha çok hastanede geçer. İsmi söylenmeyen çocuk, dokuz yaşından beri, bacağındaki tedavisi çok zor olan yaradan dolayı hastanelere, özel doktorlara gidip gelmektedir. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu bu yönüyle diğer “bildungsroman”lardan ayrılır. Hastane ortamını, doktorları, hemşireleri, diğer hastaları anlatmak, üstelik bunu hasta bir çocuğun gözüyle yapmak, ayrı bir derinlik ve gözlem gücü gerektirir. Sanırım sadece Türk edebiyatında değil, dünya edebiyatında da Dokuzuncu Hariciye Koğuşu gibi bir romana rastlanılmaz.

Aşkın ıstırabı
Çocuk hem hastadır hem de yoksul. Geçimini nasıl sağladığı, kimlerden yardım gördüğü roman boyunca çok işlenmez. Babası yoktur, çocuk, annesiyle birlikte, bir gecekondu mahallesinde yaşamaktadır; dokuz yaşında bacağında yara çıktığı için, aslında çocukluğunu yaşayamamıştır. Üstüne üstlük gençliğini de yaşayamaz. O, çocukluktan direkt yetişkinliğe geçmiş gibidir. Peyami Safa’nın roman boyunca anlatmak istediği biraz da budur: Acı, insanı olgunlaştırır, büyütür. Istırabı ancak başka bir ıstırap alt edebilir. Çocuğun çektiği yalnızca bedensel acı değildir; o, kendinden dört yaş büyük, Nüzhet’e aşıktır. Yaşı ve hastalığından dolayı, umutsuz vakıa olan bu aşkın ıstırabı da roman boyunca hissettirilir.

Çocuk, roman okumaktadır, Fransızca bilmektedir. Diğer gençler gibi gönül eğlenceleri peşinde değildir. Romanın birçok kısmında onun tuttuğu günlüklerle karşılaşırız. Bu günlüklerde çocuk, bilgece denilebilecek cümleler kurar. Peyami Safa’nın başarısı; bu gibi noktalarda yapaylığa düşmemesidir. On altı yaşındaki çocuktan bilgece cümleler okuduğumuzda, senin yaşın kaç ki böyle konuşuyorsun diye düşünmeyiz. Çünkü o cümleler, kitabi veya kulaktan dolma değildir, yaşantıdan çıkarılmıştır. Okuyucu bu yüzden onları garipsemez.

Şunu da belirtmek gerekir; Peyami Safa çocuğun çektiği maddi ve manevi acıları o kadar etkileyici bir şekilde anlatır ki, onun bir yetişkinden daha bilgece cümleler kurmasını garipsemeyiz.