HİNDİSTAN’DAN DOĞAN GÜNEŞ: İMAM-I RABBANİ

Hindistan çoğumuza egzotik gelir. Uzağın da uzağı demek bizim için. Kültürüne yabancı olduğumuzu hissederiz. Siyasetiyle ilgili de bir çırpıda söyleyebileceğimiz tek şey Gandi’dir. Ne Babür Şah adı bize bir şey anlatır ne İmam-ı Rabbani.

Oysa 17. yüzyıldan itibaren Türk düşüncesini en çok etkileyenler arasında İmam-ı Rabbani de vardır. Ayrıca Cumhurbaşkanlığı forsundaki on altı yıldızdan biri 16-19. yüzyıllar arası bugünkü Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve Afganistan’da hüküm süren Babür İmparatorluğu’nu simgeler.

17. yüzyıl denen kasırga
17. yüzyıl bütün dünyada bir kargaşa çağıydı. Japonya’dan İspanya’ya, İskandinavya’dan Afrika’ya eski düzen tepetaklak olurken henüz yeni bir düzen de henüz oturmamıştı. 20. yüzyıla kadar sürecek olan bu düzen bozukluğu dünyanın daha önce tanımadığı bir değişimler zincirini başlattı.

Hindistan’da bu seri ve düzensiz değişimin karşılığı Ekber Şah’ın icat ve idare ettiği Din-i İlahi safsatası oldu. 16. yüzyılın ilk çeyreğinde Babür Şah tarafından kurulan ve bir Türk-Moğol devleti olan Babür İmparatorluğu, az sayıdaki Müslüman yönetici ve askerin çeşitli dinlere mensup geniş bir nüfusu yönetmesi üzerine kuruluydu. Fakat muadilleri Osmanlı ve Safevi devletlerinin aksine Babür İmparatorluğu’nda nüfus dengesi Müslümanların aleyhine bulunuyordu. Çeşitli dinlere mensup Hintliler Müslümanlardan daha çoktu. Narsist bir tarafı olduğu şüphesiz Ekber Şah işte bundan yola çıkarak bütün dinleri kendi potasında eriten bir resmi din icat etmeye kalktı.

Babürlülerin kültür savaşı
Karşısında İmam-ı Rabbani’yi buldu. Rabbani ile Ekber Şah arasında bir kültür savaşı başladı. Savaş genel olarak Hanefi âlimleriyle Hindular arasındaydı; fakat Şah açıkça Hinduların tarafını tutunca Hanefiler de kendi aralarından lider olarak ilim irfan güneşi İmam-ı Rabbani’yi çıkardılar.

Gerçek adı Ahmed Sirhindi olan Rabbani, 26 Mayıs 1564’te Kadiri şeyhi bir babanın oğlu olarak dünyaya geldi. Sirhindi’nin soyağacı Hz. Ömer’e kadar çıkmaktadır. İlk öğrenimini babasından hafızlık edinerek aldı. Daha sonra mantık, kelam ve hadis öğrenmek için Siyalkut’a gitti. On yedi yaşında memleketine dönüp babasının yanı sıra dersler vermeye başladı. Hem öğrenci hem öğretmen olarak geçirdiği bu dönemde tefsir icazeti de kazandı.

Yetenekli ve gayretli bir genç
Akli ve nakli ilimlerde yeteneği ortada olan Ahmed Sirhindi kendisini daha da geliştirmek için yirmi yaşında Babürlülerin başkenti Agra’ya gitti. Burada kendisini kültür savaşının ortasında bulan genç Sirhindi, gayretini esirgemeyip filozofların iddialarına karşı Peygamberlik makamını müdafaa ettiği “İsbatü’n-Nübüvve” (Peygamberliğin İspatı) ve Babür sarayı çevresinde etkili olan Şii âlimlere karşı “Redd-i Şia” (Şiiliğin Reddi) isimli iki risale kaleme aldı.

İmam-ı Rabbani’nin hayat hikâyesi belli yönlerden İmam Gazali’ye benziyor. Her ikisi de önce akli ve nakli ilimlerle meşgul olup Ehli Sünnete zıt fikirlere karşı cedel yaptılar. Daha sonra ise tasavvufa yöneldiler. Ama sufi olduktan sonra da dünyadan el etek çekip kültür savaşını bırakmadılar.

Bu yönelişin belli bir tatminsizlik sonucu olduğu düşünülebilir. Ahmed Sirhindi’yi başkentteki tartışmaları bırakıp memleketine dönmeye, babasının dizi dibinde dervişliğe başlamaya sevk eden ne olabilir? Ahmed’in başkentte yakından müşahede ettiği devlet, dini açıkça terk etmişti. Ekber Şah’ın sarayında namaz kılınması dahi yasaktı. İslam’a ve Ehli Sünnete zıt olan her fikri coşkuyla destekleyen bu saray geniş halk kütlelerinin rehavete kapılmasında da etkili oluyordu. Faiz, içki ve kumar serbestti. İnek kesilmesi yasaklandı. Öte yandan, kurt ve aslan eti yemek serbest bırakıldı. Ahmed Sirhindi’yi memleketine döndüren şey bu çirkinliğin neticesi hüsran olmalı.

Rabıta ve ötesi
Bu ters değişim dönüşüm çağında bazı âlim ve dervişler bir şizoizm halinde yaşıyorlardı. Yaşadıkları dönemin bozukluğundan kaçmak için uzun süren çile ve müşahedelerle meşgul olmayı seçmişlerdi. Kendi çevresinde âlim ve şeyh olarak bilinen Ahmed Sirhindi, otuz yedi yaşında Hacc yolunda iken keşif ve rabıta yolu olan Nakşibendi tarikatıyla tanıştı, Baki Billah adında bir Nakşi şeyhin mürit oldu.

Rabbani tıpkı hem âlim hem talebe olduğu gibi şimdi de hem şeyh hem mürit olmuştu. Yani o hem ilim ile tasavvufu hem de tasavvuf içinde farklı kolları kendi şahsında birleştiriyordu. İmam-ı Rabbani üç tarikatın şeyhidir: Çiştiyye, Kadiriyye ve Nakşibendiyye.

En etkilisi sonuncusuydu. Nakşibendiyye içinde Rabbani’nin çok özel bir pozisyonu vardır. İbn Arabi, Molla Cami ve Şah-ı Nakşibend gibi büyükler yanında adı anılır. Modern düşüncemize etki etmek bakımından ise her üçünden daha belirleyicidir. Zira tasavvuf yolunun psikolojik kavramları olan hal, keşif ve müşahede ile toplumsal mücadele ve siyasi aksiyonu birleştirmiş, tutarlı bir hale getirmiştir.

Bahsettiğim tutarlığı sağlayan en önemli faktörlerden biri İmam-ı Rabbani’nin bir yerden sonra İbn Arabi’nin sosyal hayatı geri plana atan vahdet-i vücut fikrini yerine vahdet-i şühut fikrini yerleştirerek eleştirmesi ve terk etmesidir.

Baki Billah’ın vefatı üzerine Ahmed Sirhindi irşada başladı. Sirhindi’nin irşadı çok yönlüdür. Mürit yetiştirirken bir yandan da devlet adamlarına Ehli Sünnet yoluna riayet etmeleri yönünde mektuplar yazıyordu. En mühim eserinin “Mektubat” olması biraz da bundandır. Türkçeye genellikle üç cilt halinde çevrilen bu mektupların öne çıkan temaları şunlardır: Dervişin çile ve müşahede anlarında yaşadığı haller ve vizyonlar, Allah ve varlık hakkında fikirler, sufiler ile Ehli Sünnetin durumu, siyasi meseleler vb. Mektubat’ın yanı sıra Rabbani’nin tasavvufa ait fikirleri “Mebde ve Mead” isimli risalede de derlenmiştir.

İmam-ı Rabbani’nin şöhreti arttıkça tarikatı güçleniyordu. Bu yüzden kovuşturmaya uğrayıp Şah Cihangir tarafından hapse atıldı. Bir yıllık hapis hayatından sonra, müritlerinin Cihangir’e yaptığı baskılar sonucu salıverildi. Ne var ki Cihangir başka bir oyun oynadı ve İmam’ı ordugâhta kendi yanında kalmaya zorladı.

Üç sene boyunca Cihangir’in ordusuyla şehirleri dolaşan İmam-ı Rabbani nihayet memleketi Sirhind’e dönerek bir yıl burada münzevi bir hayat sürdükten sonra 10 Aralık 1624’te vefat etti. Eseri ise yaşamaya devam ediyor. O kadar ki farklı itikadi ve siyasi görüşlere sahip Müslümanlar, İmam-ı Rabbani’ye atıf yapmakta uzlaşabiliyor. O, Allah’ın tam kargaşanın ortasında Müslümanlara nasip ettiği vakur bir manevi lider olduğu kadar bugün bile öğrenmeye, üzerinde düşünmeye ve tartışmaya değer derinlikte fikirleri olan bir büyük âlimdi. Allah sırlarını takdis etsin.