İHMAL ETTİĞİMİZ BÜYÜK OSMANLI: KOCA RAGIP PAŞA

İHMAL ETTİĞİMİZ BÜYÜK OSMANLI: KOCA RAGIP PAŞA

1980’lerden beri tarihimizle barışmaktan söz ediyoruz ama Osmanlı’nın en iyi yüz şairinin divanları dahi yeni harflerle basılmış değil. İhmalimiz büyük. Tuhaf olan, Türkiye’nin ve dünyanın çeşitli üniversitelerinde detay denebilecek Osmanlı tarihi çalışmaları yürütülürken Osmanlı’nın ana aksamını oluşturan âlimlerin, şairlerin, devlet adamlarının hayat hikâyeleri, eserleri ve düşünceleri bugün maalesef elimizin altında değil.

Geçen senenin nisan ayında İlber Ortaylı hayret ve esef ederek soruyordu: “Koca Ragıp Paşa aydın bir yönetici, bilinen bir şairdi. Bu memlekete kütüphane kurumunu o sokmuştur.  Bu yıl onun ölümünün 250’nci yıldönümü ama hiçbir kutlama faaliyeti görüyor musunuz?”

Koca Ragıp Paşa deyince elde sadece Laleli’deki Ragıp Paşa Kütüphanesi var; o da 1999 Marmara Depremi’nde hasar gördüğü için kapalı duruyor, koleksiyonu ise Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi’ne taşınmış. Kütüphanenin özelliği, sonradan isimlendirilmiş olmayıp bizzat 18. yüzyılda Koca Ragıp Paşa tarafından yaptırılmış olması. Kütüphanenin koleksiyonu bin iki yüzden fazla yazma, bin yedi yüzden fazla eski harfli basma, 9 bin kadar da yeni harfle basma eser içeriyor. Bildiğin hazine yani…

Zor bir çağda büyük bir devlet adamı
Koca Ragıp Paşa 1699’da doğup 1763’te vefat etmiş,tam bir 18. yüzyıl adamı. Gerek karakteri ve siyasi faaliyetinde gerekse şiir ve düşüncelerinde bunun yansımalarını görmemek mümkün değil. Ağırbaşlı, ihtiyatlı, dünyadan vazgeçmeyen ama dünyaya fazla da inanmayan bir tavır… İran, Avusturya ve Rusya karşısındaki diplomatik yeteneğini Osmanlı bürokrasisi içindeki husumetlerde de göstermiş, kelle koltukta olmaktan ziyade omuzları üstünde bir baş taşımaya önem vermiş, kendi şiirlerinin şahadetiyle varlık içinde yokluk yaşamış bir olgun adam, Ragıp Paşa.

Aile çevresi ve eğitimi bakımından şanslı bir adam Paşa… Babası Şevki Mehmed Efendi defterhane kâtibidir, yani devletin tapu kadastro memurlarındandır. Osmanlı ekonomisinin toprak ve tarım üzerine kurulu olduğu düşünülecek olursa defterhanenin önemi fark edilir. Yani Ragıp halktan ziyade devletin tarafında dünyaya geldi ve 64 yıllık ömrünün tamamını devletin içinde geçirdi.

Ragıp yetenekliydi. Hem iyi bir kâtipti hem de meselelerin zekice çözüm yollarını bulabiliyordu. Bir yandan Arapça ve Farsça öğrenerek düşünce ve edebiyat vadisinde yürümeye başladı. Diğer yandan baba mesleği memurluğa başladıktan kısa süre sonra Divan-ı Hümayun kâtibi olmayı başardı. Devletin artık tam içindeydi.

Ondan sonrası bir başarı hikâyesi… Ragıp, 1722 İran Savaşı’yla birlikte kadastro memurluğundan diplomatlığa doğru ilerlemeye başlar. İran’dan kazanılan toprakların kaydı için görevlendirilip doğuya gönderilir; İran’la yapılan müzakerelere kâtip olarak katılır. Bu emeklerin meyvesi olarak, Ragıp’ı 1724’te Revan Defterdarı olarak görürüz.

Bağdat’ı Nadir Şah’ın pençesinden çekip alıyor
1730’da Bağdat Defterdarı olan Ragıp, üç yıl sonra Nadir Şah İran ordusunun başında Bağdat’ı kuşatmışken İran tarafıyla görüşmeleri idare eder; daha doğrusu Şah’ı oyalayıp Erzurum’daki Osmanlı kuvvetlerinin Bağdat’ın imdadına yetişmesine yardım eder. Bunun ödülü de büyük olur tabii. Ragıp önce Erzurum’da ordu defterdarı ve Reisü’l-küttab vekili olarak tayin edilir, 1737’de ise sadaret mektupçusu olur.

Sonraki yıllarda İran, Rusya ve Avusturya devletleriyle olan savaş-barış müzakerelerinde murahhas (heyet azası) olarak hep Ragıp’ı görürüz. Ragıp artık mükemmel diplomattır. Birkaç yıl Reisü’l-küttab, birkaç yıl da Mısır Valisi olarak hizmet verir. Mısır’da Osmanlı valisini etkisiz hale getiren Memluk beylerini alt eder, epey de sert tedbirler alarak tabii. Mısır Ragıp Paşa’yı, Ragıp Paşa da Mısır’ı pek sevmemiş. Nihayetinde görevden çekilmek zorunda kalmıştır.

Ragıp Paşa, Sadrazam olmayı beklerken bürokrasi oyunlarıyla Halep Valiliği’ne getirildi. Ancak ölümünden dört yıl önce, 1757’de Sadrazam olabildi. Devleti idare ettiği bu kısa döneme itidal ve hikmet dönemi deniliyor.

Şiirde de itidal ve hikmet
Koca Ragıp Paşa’nın hayatı ile şiiri birbirinin aynası adeta. Nasıl yaşamışsa öyle de yazmış. Şiirlerinde sade ve kuvvetli bir söyleyiş hâkimdir. Söyleyişini esas olarak Nefi’den aldığı söylenebilir, 17. yüzyıl ve devamındaki sayısız şairimiz gibi. Hikmetli söz söyleme ve darbı mesellerden istifade etme tarafı da Nabi’den gelir.

Bu iki dev şairin gölgesinde kalmamıştır ama. Türk şiirinde bir Koca Ragıp Paşa sesi vardır. Bunu Paşa, kendine mahsus mısralarına borçludur. Osmanlı şiirinin dilbilimde sentaks denilen söyleyiş bütünlüğü Ragıp’la beyitten mısraa doğru kaymaya başlar. Mısraı onunkiler kadar kesin pek az şair vardır. Bu yönüyle Osmanlı şiirinin göklerinde tek parlak yıldız gibi durur.

Nabi, 16. yüzyılın son kısmında şiirini kurduğunda Balkanlardan Hindistan’a kadar İslam dillerinin şiirleri aşırı sanatlı şiirin etkisi altındaydı. Sebk-i Hindî denilen bu zor, biraz da zorlama üslup, şairleri sözü kimsenin daha önce söylemediği tarzda söylemeye zorlarken şiirin içini de boşaltıyordu. Nabi gerçeği, anlamı şiire iade etti.

Koca Ragıp Paşa’nın eseri Nabi vadisinde bir başarıdır. Paşa, süslü, aşırı sanatkârane, oyunlu bir şiirden ziyade düşünsel kudreti ön planda bir şiiri yazmıştır. Biraz eski dil bilen biri Paşa’nın şiirinin sırrını kolayca çözebilir. Mesela herkesin bildiği, özellikle köşe yazarlarıyla siyasetçilerin diline pelesenk olmuş, “Merd-i kıpti şecaatin arz ederken sirkatin söyler.” vecizesi anonim bir atalar sözü gibi durur, ama tam olarak Koca Ragıp Paşa’ya aittir, Paşa’nın, “Harâbâtı görenler her biri bir hâletin söyler.” diye başlayan gazelindendir. Tam şekli de şudur: “Şecâ’at arz ederken merd-i kıbtî sirkatin söyler.” Bu gazelin anlamı, her insanın kendi ahlakına göre olup biteni yorumladığı ve mizacı neyi emrediyorsa kendini öyle ifade ettiğidir. Bizim laf kalabalığıyla söylemeye gayret ettiğimiz bu fikirleri Paşa, altı kelimede bitirir: “Muvâfıkdır yine elbet mizâcaşîve-i hikmet.”

Koca Ragıp Paşa’nın şiirleri ölümünden sonra divan halinde Müstakimzade’nin gayretiyle toplanmıştır. Şiirlerinin bir kısmı da üç dilde şiir ve yazılarını bir araya getiren “Mecmua-i Ragıb Paşa”dadır. Paşa’nın yürüttüğü diplomatik müzakerelerin yazışmaları ve tanıklık ettiği Belgrad fethi de kitaplaşmıştır. Paşa’nın yarım kalmış birkaç çevirisi, aruz kurallarını anlattığı bir risale ve bir de Arapça yazdığı bir felsefe kitabı vardır.

Asıl önemli olansa kendi kurduğu ve bahçesinde türbesinin de bulunduğu kütüphane. Kendinden önceki sadrazamlardan farklı olarak Ragıp Paşa’nın adına yaptırdığı bir camiin haziresinde değil de banisi olduğu kütüphanenin bahçesinde metfun olması hem Paşa’nın hem 18. yüzyıl Osmanlı devletinin ruhuna dair bir ima içerdiği için ilginçtir.