İnancın Emanetine Sadakat

İnancın Emanetine Sadakat

Medeniyetlerin kenti İstanbul’un inanç dünyasını olduğu kadar sanat tarihini de ilgilendiren bir mekanı var ki, içeriği ile kentin en görkemli ziyaret yerlerinden biridir. O nedenle her daim önünde kuyrukların oluşması bilenleri şaşırtmaz.

Mukaddes Emanetler’den bahsediyoruz. Topkapı Sarayı’nın üçüncü avlusunda bulunan Has Oda’da, adeta insanlık için değerli ve kutsal olan ne varsa biraraya gelmiştir. Müslümanlık, Hristiyanlık ve Musevilik, yani farklı peygamberlere olan inançlara ait objeler, dinleri kucaklayan kutsallarıyla burada yer alır.

Bir saç teline bile…

Yıl, Miladi 628… Hz. Muhammed (SAV), üç bin sahabeyle Medine’den Mekke’ye hac yapmaya gelir. Ancak kente girmesine izin verilmez ve Mekke’nin 30 km çıkışında, Hudeybiye denilen yerde bir antlaşma yapılır. Antlaşmanın bazı maddeleri var; o yıl hac yapılmayacak, Müslümanlar geri dönecek, bir sonraki sene hac yapabilecek ancak üç günden fazla duramayacaklar gibi… Hz. Muhammed antlaşmanın altına imza atarken, Allah’ın Resulü yazılacak, ancak  müşriklerin sözcüsü Süheyl Bin Amr bunu kabul etmez ve, “Kabul etsek zaten sizinle böyle bir sıkıntıya girmezdik.” der. Peygamber bunu kabul eder ve Allah’ın Resulü yerine Abdullah oğlu Muhammed diye yazılır. Aradan üç yıl geçer… Mekke’nin fethinden bir yıl sonra, Hz. Muhammed’in veda haccı olur. Bunu Hz. Ebu Bekir anlatır: Peygamber saçını kısaltırken, bir sahabe Hz. Peygamber’in etrafında dört dönmektedir. Gömleğinin eteklerini kaldırmış, kesilmekte olan saç telleri yere düşmesin diye toplamaya çabalamaktadır. Derken bir perçem düşer, eğilir alır, tozunu silker ve saklar. Bu kişi, antlaşmadaki olayın ardından, üç yıl içinde Müslüman olan Süheyl Bin Amr’den başkası değildir. Süheyl Bin Amr o kadar çok sevmiş ki Hz. Muhammed’i, bir saç teline bile zarar gelmesini istemez. İşte böyle, sahabelerin ilgisiyle bu emanetler korunarak bugüne kadar gelir.

Osmanlı’nın hassasiyeti

Bu kadar geniş bir koleksiyonu tek bir mekan içinde görebilmek gerçekten de dünyada sıradışıdır. Bunu Osmanlı’nın geleneğiyle açıklamak mümkün. Oldukça hassas davranan Osmanlı, gerek gittiği gerekse gidemediği her yerden emanetler getirmiş, en değer verdiği emanetleri en önem verdiği yerde, Topkapı Sarayı’nda özel bir dairede muhafaza altına almıştı. Hırka-ı Saadet Bölümü’nde bulunan Mukaddes Emanetler, Hz. Muhammed’e ait emanetlerin yanı sıra peygamberin ailesine, Hz. İbrahim, Hz. Yusuf, Hz. Yahya gibi peygamberlere, sahabe dönemine, İslamiyet’in devam yıllarında yaşamış din büyüklerine ve kutsal mekanlara ait emanetleri kapsıyor.

Anadolu’nun dört bir yanında

Kutsal emanetler, Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethi ve hilafetin geçmesiyle birlikte Osmanlı İmparatorluğu’na gelir. Sevgili Peygamberimize çok değer verildiği için, tarih boyunca insanlar O’na ait emanetleri korumaya çalışmışlar. Bazı sahabeler bu emanetlerle gömülmeyi tercih etmiş ve bu nedenle de bazı emanetler toprağın altına girmiş. Ancak büyük bir çoğunluğunun da korunarak günümüze geldiğini biliyoruz. Mesela I. Ahmet dönemine kadar Sakal-ı Şerif olarak adlandırılan Hilye-i Şerif’lerin çoğu Topkapı Sarayı’nda bulunuyor. I. Ahmet, bunları tek tek cam tüplere koydurup bütün insanlık için, bunları Anadolu’nun dört bir yanına dağıtır. Gerçekten de günümüzde birçok köy ve kasabada Sakal-ı Şerif vardır. Özellikle bayram arifelerinde ikindi vakti, hemen bütün camilerde Sakal-ı Şerif ziyaretleri yapılır.

Padişahın baş ucunda

Genel olarak, Fatih Sultan Mehmet’ten II. Mahmut’a kadar padişahlar Topkapı Sarayı’nın Enderun Avlusu’nda yaşadılar. Mukaddes Emanetler’in de bulunduğu Hırka-ı Saadet Dairesi, bu avludaydı ve Topkapı Sarayı’nın kalbinin attığı yerdi. Bu dairenin yanında, yedi sınıflı Enderun’un öğrencilerinin birlikte kaldığı yatakhane bulunurdu. Has Odalı olarak bilinen son sınıf öğrencileri, ikili olarak 24 saat padişahın arkasında gezip, eğitilirler, hatta padişah uyurken bile başında beklerlerdi. İkinci görevleriyse, gömme dolaplarda, bohçalar içinde itinayla korunan emanetlerin bakımıydı. Bunları tek tek temizler, tozlarını alırlardı. Kabe’nin dört duvarının örtüsünün asılı olduğu sultanın yatak odası da bu dairedeydi. Padişah odasında uyurken, baş ucunda emanetlerden hem hırka hem de sancak bulunurdu. Emanetler, Yavuz Sultan Selim’e Mısır Seferi’nde teslim edildiğinde, bundan böyle yanlarında Kur’an-ı Kerim okunmasını emretmiş ve bunun için de 39 hafız seçmişti. Kendisine 40. hafızın kim olacağı sorulduğunda, kendisini işaret etmişti.

Halifeliğin sembolü hırka

Bugün de ziyaretçiler, emanetleri canlı okunan Kur’an-ı Kerim eşliğinde gezerler. Ne var ki, 605 parça mukaddes emanet içinde, ancak yaklaşık 70’i sergileniyor. Aralarında en önemlisi, Hz. Muhammed’in hırkası. İstanbul’da iki Hırka-i Şerif’in varlığı biliniyor. İlki, 630 yılında Hz. Peygamber’in huzurunda, ensar ve muhacirlerden oluşan topluluk önünde İslam’ı kabul eden şair Ka’b b. Züheyr’e orada okuduğu kaside dolayısıyla bizzat Hz. Peygamber tarafından giydirilerek hediye edilmiş. Bu nedenle de şairin bu kasidesi daha sonra İslam literatüründe “Kasîdetü’l Bürde” adıyla meşhur olmuş. Topkapı Sarayı’nda sergilenen, 124 cm boyunda geniş kollu, siyah yünlü kumaştan dikilmiş krem renginde yün astarlı bu hırka, halifeliğin sembolü olarak kabul ediliyor. Osmanlı zaman zaman bu hırkayı seferlere götürür ve padişah uğur getirsin diye giyermiş. Osmanlı her ne kadar maneviyatı sevse de, gücünü akıldan alır ve emanetlere körü körüne inançla değil saygıyla bağlanırdı.

Seferlerin uğuru

Emanetlerdeki sancak ilk kez Hz. Muhammed’in 622 yılında Mekke’den Medine’ye hicretinde, Medine’ye girişinde kullanılır. Bir sarık bezi olarak açılmış bu siyah sancağı tarih sahnesinde ikinci kez Hayber’in fethinde görüyoruz. Aşılmaz bir kale olan Hayber’in fethinde, Peygamber sancağı Hz. Ali’ye verir. Tıpkı halifeliğin sembolü hırka gibi, bu da dikkatle korunarak bugünlere gelir. Emeviler de Abbasiler de bunu seferlerinde taşır ancak lime lime olan sancak Osmanlı seferlerine götürülemeyerek, yeşil bir bohça içinde muhafaza edilir. Osmanlı’da sefere götürülemeyen sancak, Topkapı Sarayı’nın üçüncü kapısı Babüssaade’ye dikiliyor, ordu burada sancağı selamlayıp sefere gittikten sonra da sancak yine bohça içinde korunuyordu. Ukab adı da verilen bu sancak, siyah renge yakın yünlü bir kumaştan yapılma olup zamanla yıprandığından yeşil ipekli bir kumaş üzerine yerleştirilmiş şekilde bir sandukada muhafaza ediliyor.

Bastığı yerin emaneti

Emanetler arasında en büyük ilgiyi Hz. Muhammed’e ait olduğuna inanılan ayak izleri çeker. Bunlara kadem-i şerif ya da nakş-ı kadem-i saâdet denilir. Hz. Muhammed’in bir mucizesi de taşa ve sert maddelere bastığında izlerin çıkmasıydı. Bu ayak izleriyle ilgili şu hikaye önemlidir: Sultan Ahmed Han, Hz. Muhammed’in ayak izinin bulunduğu bir taşı Mısır’da Kayıtbay Türbesi’nden İstanbul’a getirterek Eyüp Camii’ye koydurtur. Sultanahmet Camii tamamlanınca da buraya nakledilir. O günün gecesinde Sultan Ahmet gördüğü rüyada, bütün padişahların toplandığı ve Hz. Muhammed’in kadılık yaptığı bir divanda Kayıtbay Türbesi’nden getirttiği kadem-i şerîf nedeniyle yargılanmaktadır. Sultan Ahmet uyanır uyanmaz derha şeyhi Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerine giderek rüyâsını anlatır. Hüdâyî hazretleri rüyayı, “Emanetin derhal yerine gönderilmesi” şeklinde yorumlar ve Kadem-i Şerif Kayıtbay Türbesi’ne iade edilir. Bunun üzerine sultan hilafet sarığında sorguç olarak kullanmak üzere daha küçük bir kalıbını çıkarttırır ve resmi günlerde bereketlenmek için takar. I. Ahmet yaptırdığı bir kalıbı da hocası Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerine hediye ediyor. O da bunu dergâhının duvarına astırıyor. Bu kalıp I. Dünya Savaşı’na dek burada durur ve savaştan zarar görmemesi için Topkapı Sarayı’na alınır. Kadem-i şerifler arasında en ünlüsü ise Hz. Muhammed’in Kudüs’te miraca çıkarken kaya üzerine nakşolunduğuna inanılanıdır ve Kudüs’te, Kubbet’üs-Sahra’nın içindedir. Bir kalıbı da Topkapı Sarayı’na getirtilmiştir.

Emanetlerin bereketi

16. yüzyıldan 20. yüzyılın ilk yarısına kadar toplanan mukaddes emanetlerin çok daha fazlası, Topkapı Sarayı Müzesi’nde Silahlar ve Mukaddes Emanetler Bölümü’ne yıllarca emek vermiş olan Hilmi Aydın’ın muhteşem kitabı “Hırka-ı Saadet ve Mukaddes Emanetler”de. Bazı diğer emanetler arasında; Sevgili Peygamberimizin Uhud Savaşı’nda kırılan dişinin saklandığı mahfaza, mektupları, oku ve kılıcı yer alıyor. Diğer peygamberlere ve ashabına ait emanetlerin arasında ise Hz. İbrahim’in tenceresi, Hz. Davud’un kılıcı, Hz. Yusuf’un cübbesi, ashaba ait kılıçlar ile Hz. Fatıma’ya ait gömlek, hırka, seccade ve sandık, Hz. Musa’nın asası var. Osmanlı padişahlarının Kâbe’ye yaptırmış oldukları örtü, Kâbe’nin altınolukları, anahtar, kapı, kilitler ve Hacerü’l-esved (Kâbe’nin duvarında bulunan taş) mahfazası bulunuyor. Koleksiyonda ayrıca Kur’an-ı Kerim’in vahiy kâtipleri tarafından yazılmış ilk örneklerinden olduğu tahmin edilen Hümeze ve Tekâsür sureleri, Veysel Karani’nin külâhı, Hz. Yusuf’un sarığı, Hacerü’l Esved çerçeveleri, Na’leyn-i Saadet (Hz. Peygamber’in pabuçları), Mescidi Nebevi’nin ve Kudüs’deki Taş Kubbe’nin birer maketi, beyaz opalden yapılmış ve kırmızı mühürle mühürlenmiş zemzem suyu şişeleri, Kerbela’dan getirilmiş toprak, Kur’an-ı Kerim’den surelerin yazılı olduğu plakalar, Hz. Osman’ın okuduğu sırada şehit edildiğine inanılan kûfi hatlı Kur’an-ı Kerim, Kur’an-ı Kerim rahleleri, gümüş kâseler, seccadeler, Has Oda’da kullanılan buhurdanlar ve gümüş saplı süpürge de sergileniyor.