İNCE TREN

Kömürlü tren, buharlı tren, elektrikli tren, demir tren, ahşap tren, beyaz tren, kara tren, mavi tren… Bunlar ilk anda aklıma gelenler. Bir de uyaklı gelseydi! Tren uyaklı gelir gelmesine de, bizim o uyağa ayak uydurmamız biraz zor. Hem akla geldiği gibi de gidiveriyor, üstelik daha yolun yarısındayken gidiyor uyak. Tren öyle mi ya! Sonuna kadar uyaklı uyaklı gidiyor.

Bu uyak da neyin nesi, nereden çıktı diyeceksiniz. Okulların ara tatilinde kızım Nar’la yolculuk ederken, karayolunun yanında uzanan raylar gördük. Nar onların ne olduğunu sordu. ‘Demiryolu’ dedim ama söylediğime ben de inanmadım. ‘Baba’ dedi ‘o kadar dar yoldan trenler nasıl geçsin?’ Üstelik yol çok bükümlüydü ve raylar dağa çok yakındı. ‘Haklısın kızım, belki de başka bir demiryolu aracı için yapılmıştır o raylar’ dedim.

Çocuklar aynı burçtandır bilirsiniz. Asıl burcu ne olursa olsun; akrep, oğlak, ikizler, kova, terazi, aslan, hepsi de çocukluk burcundan, daha doğrusu soru burcundandır. Keşke hep öyle olsalar, olsak, büyüyünce de hep sorgulasak, bize dayatılanlara karşı çıksak, özgür ve açık düşünceli, bilinçli yurttaşlar olarak hakkımızı arasak, itiraz kültürünü geliştirsek, boyun eğmesek, koyun olmasak… (Zavallı koyunlar, bu klişenin olmayacağı, ırkçılığın, cinsiyetçiliğin, ayrımcılığın olmayacağı bir dünya en büyük özlemimiz değil mi hepimizin? Bu arada boyun ile koyun arasındaki yakınlık da ilginç!)

Soru sormak…
Soru burcu aynı zamanda rüya, hayal ve düş burcudur. Soru soruyorsan yanıtı hayaller olarak döner sana, düşler de aslında çocukken sorduğumuz o çocuksu soruların güzel, renkli yanıtları değil midir? Soru sormak saflığın en birinci hali, masumiyetin de simgesidir. Her zaman öğrenmek için mi sorarız, hayır, öğrenmek sonraki iş, asıl olarak hayal etmek, canlandırmak, tasarlamak içindir sorular. Yoksa yanıtının doğru mu yanlış mı olduğunun o kadar da önemi yoktur. Ve soru sormak, soru sormayı bir cesaret olarak değil, olağan, gündelik, olmazsa olmaz bir yöntem olarak bilmek, bir bakıma yanıtı da yarı yarıya almak anlamına da gelir. Ne yazık ki sorudan, sormaktan korkan çocuklar olarak yetiştirildiğimiz için, biri, birine ters, aykırı, olmadık bir şey sorar diye ödümüz kopuyor, sorarsa da aklımız başımızdan gidiyor. Ya?..

Aslı akrep, yükseleni soru burcu olan kızım, ‘Baba belki ince trendir!’ dedi. Ünlem biliyorsunuz yarı soru yarı yanıtın oluşturduğu sözcüklerin, cümlelerin sonuna pek yakışır. Birden buraya da yakıştığını düşündüm. Ve kendimi ‘uzun ince bir yolda’ buldum. Hiç aklıma gelmemişti ince tren. Uzun tren, kısa tren, küçük tren diye düşündüğüm de olmuştu ama ince tren başkaydı. Evet, şairlik yapıp buraya bir ‘şairhane’ açabilirim, trenlerin inceliğinden söz edebilirim. Trenin havasının, doğasının, yapısının, kapısının, ruhunun yolcuları da inceden inceye incelttiğini yazabilirim. Ama bir çocuk doğallığında, ciddiyetinde ‘ince tren’ demek gelmez aklıma.

Artık Nar’ın sayesinde bir ‘ince tren’im var, trenlerde bulduğum şiirin, bazen epik bazen lirik, bir karşılığı, uyağı varmış demek. Uyak demeyelim hadi, serbest şiir diyelim, ince trene de o yakışır, o tren de yolunu, huyunu suyunu bilir, ona göre gider gelir. Sesi de sabahla, kuşlarla, sularla, yağmurla yarışacak değil ya, onların uyanışına, dalgalanışına, yağışına, şakımasına, cıvıltısına karışır gider. ‘Duydunuz mu?’ der belki rüzgâr, diğerlerine, ‘ne güzel, ne ince bir ses’. Duyulur duyulmaz bir sesle uzar gider ince tren. Yolda kızım gölgesini görür. Gölgesi masal gibidir. O masalı dinlerken ince tren düşlerimizi alır, sorularımızın yastığına yanıt olarak bırakır. Biz çıkalım tren yolculuğuna… Yoksa masallar başka türlü mü bitiyordu?