İSTANBUL’UN HANLARI

İSTANBUL’UN HANLARI

Ticaretin, kervanların ve hazinelerin sığınağı: İstanbul’un Hanları
Dünyanın arzuladığı kent İstanbul…. Bizans’tan Osmanlı’ya, tarihin her döneminde, ticaretin kalbi burada attı. Kâh kervanların kâh hazinelerin, uzun yoldan gelen zanaatkâr ve tüccarların, sırlarını torunlarına saklayan ustaların, hayatı öğrenen çırakların ve esnaf geleneğini yaşatanların sığınağı, hanların kenti İstanbul… Eminönü ile Kapalıçarşı arasında kalan bölgede, hanlar, toptancılar, ambarlar, dükkânlar ve zanaatkârlarla, ticaret canlılığını hep korudu. Osmanlı’da aynı malda uzmanlaşmış esnaf ve toptancılar genellikle aynı sokakta yer aldılar. Kimisi günümüzde var olan kimisiyse unutulmuş ya da değişmiş sokak adlarına bakmak yeterli; yağcılar, yemişçiler, sandıkçılar, çakmakçılar, marpuççular, tarakçılar… İstanbul’un hanları ticaret dışında işlevleri, kültüre ve topluma katkıları ile de kendilerini gösterdiler. Toplumun aynası ve bir hayat tarzı olmayı sürdürdüler. Eski canlılıklarını yitirmiş olsalar da bugün de büyüleyici bir gözlem vaad ediyorlar. Mısır Çarşısı’ndan yola çıkın, Çakmakçılar Yokuşu’nun kıvrımlarında, eski zaman gezginleri ve tüccarları gibi, koca bir tarihin tanığı hanları dolaşın. Anadolu’dan İstanbul’a gelen tacirlerin atlarını bağladıkları avlularda ve minyatür atölyelerde hâlâ değişmeyen bir şeyler var kuşkusuz: El emeği, göz nuru ve alın teri…

Bal gibi ticaret: Balkapanı Han
Hanlarda, sırtlarında küfelerle mal taşıyan hamallar soluklansın diye molataşlarının olduğu zamanlar… Bal başta olmak üzere şehrin bütün besin ihtiyacına sahip çıkmış bir mekân… Geçmişe gidelim, “kapan” ne işe yarardı? İstanbul’a gelen bal, un, yağ, şeker gibi temel ihtiyaç maddeleri önce “kapan” denilen hanlarda depolanır, kentin pazarlarına dağıtılmadan önce burada tartılıp, gerekli kontrolleri, vergilendirmesi, fiyat tespiti yapılırmış. İstanbul’da birçok kapan varmış. En büyükleri Unkapanı, Yağkapanı ve Balkapanı’ymış. Tahtakale’de Hasırcılar Sokağı’ndaki Balkapanı Han, adı üzerinde, gümrükten gelen balın istiflendiği ve halka dağıtıldığı bir ticaret merkeziymiş. Eğer sert tatlı ihtiyar görevliyi ikna ederseniz size hanın altındaki 12.-13. yüzyıla ait tonozlu mahzenleri açacaktır. Rivayete göre, buradan Ayasofya’ya giden bir yol bile varmış. Geniş bir avlu etrafında, iki katlı bir mimariye sahip olan hanın odalarının çoğu bugün depo olarak kullanılıyor. Hanın tarihi kesin olmamakla birlikte, Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılıyor ve gelirleri Ayasofya’ya vakfediliyor. Vakfiyede Balkapanı için aynı zamanda “Hanı Kadimi Sultani” nitelemesi kullanılmış. Fatih devrinde, Bizans’tan kalan bütün eserler için “kadim” kelimesi kullanılıyordu. Bu nedenle de Bizans döneminde inşa edildiği ön görülüyor. 50’li yılların yangınında taş duvarlarından bir kısmı yıkılmış ve yuvarlak taş kemerleri zarar görmüş olmasına rağmen, avlu etrafında iki kat olarak planlanmış hanın özgün mimarisi belirgin. Bir dönem gayrimüslim azınlıkların dükkânlarının olduğu ve Mısırlı tüccarların kaldığı handa bugün nikah şekeri süsleri, defter, kutu satan küçük esnaf, bıçakçılar, fırın ve lokanta ticareti sürdürüyor.

Tepelerinden İstanbul: Büyük Valide Han 
Merdivenlerden çıkıp, rutubetli dehlizlerin karanlığında kaybolacağınızı sanırken, bir üst kattan İstanbul’a hakim o manzaraya çıkıyorsunuz; Haliç, Galata, Boğaz… İstanbul, “dile benden ne dilersen” diyor adeta. Çakmakçılar Yokuşu’nun medar-ı iftiharı, kentin en görkemli yapılarından olan Büyük Valide Han, tarihi dokusunu ve atmosferini en iyi burada hissettiriyor. Bir zamanlar dokumacılığın merkezlerinden biri olan ve zamanla ikiye hatta üçe bölünüp başkalarına satılan atölyelerden üretimin sesleri geliyor. Büyük Valide Han, geçmişte kervanların konakladığı önemli duraklardan biriydi. Kösem Sultan hanı kendisinin yaptırdığı Üsküdar Çinili Külliyesi’ne akar olması için inşa ettirmiş. Bu hanın bir odası aynı zamanda Kösem Sultan’ın şahsi hazinesinin kasasıymış. Öldürülmesinden sonra bu servetin yağmalandığı da bir söylence. Rivayete göre, Rum ya da Bosnalı olduğu tahmin edilen Anastasia, 1600’lü yıllarda saraya cariye olarak gelir. Yüzü öylesine tüysüz ve pürüzsüzdür ki ona haremde ilk “ay yüzlü” anlamına gelen Mahpeyker adı yakıştırılır. “Emin, ne zaman ne yapacağını bilen, yol gösteren ve yönlendiren” anlamında Kösem adı verilmiş olduğu bir diğer rivayet. Avluda İranlılar’ın Şii Mescidi var. İranlılar, yüzyılın başında buradaki bekâr odalarında yaşamış. Kuran-ı Kerim’in İstanbul’da ilk basıldığı yer, yine bu handaki İranlılar’ın matbaasıymış. Bugün elbiseci ve şapkacıların bulunduğu hanın geçmişte develiği ve bin kadar at ve katır alabilen ahırı, birinci ve ikinci avlularında ise iki yüzün üzerinde odası varmış. 14 Temmuz 1660’da, sur dışındaki bir sandıkçının dükkânında başladığı rivayet edilen yangında, şiddetli rüzgâr ile kıvılcımlar hanın hazine ve eşyalarını tutuşturarak büyük zarara neden olmuş.

Pres ve çekiç seslerinin yankısı: Büyük Yeni Han
Kaynaklara göre, Çakmakçılar Yokuşu’ndaki Büyük Yeni Han, 1761’de III. Mustafa tarafından inşa ettirilmiş. Zamanında İstanbul’un ticaret hayatının ne denli canlı olduğunun bir göstergesi olan iki avlulu, üç katlı han, tarihi boyunca ticaretin yanısıra dernek toplantıları ve toplum için yapılan hayır işleriyle de öne çıkmış. Geçmiş görkemini özletse de hanın en eski dükkânlarından, 1971’den beri Anadolu’nun dört bir yanına giysi kumaşı sağlayan, Amasya Pazarı halen ayakta. Kumaş balyalarıyla dolu raflarına bakıp nostalji yapmamak elde değil. Üst katta dökümhane ve gümüş atölyeleri yer alıyor. Buradaki ustaların çoğu çıraklıklarını Pastırmacı Han ve Kalcılar Han’da geçirmişler. Duvarlarında pres ve çekiç sesleri yankılanan hanın mimarisi gümüş zanaati için uygun. Eskiden kervanlar için yapılan hanın her katında baca bulunduğundan atölyelerdeki duman dışarı atılabiliyor ve duvarların kalınlığı sayesinde de esnaf sıcağa fazla maruz kalmadan çalışabiliyor.

Klasik Osmanlı’nın temsilcisi: Büyük Yıldız Han
Türkiye’nin ilk hazır giyim mağazası Çeşme Güzeli’nden alışveriş yapmak için bu hana gelinirdi. Mahmutpaşa Yokuşu’na bakan bu dükkan, bugün de aynı yerde, farklı isimle o günleri yaşatıyor. Girer girmez hanın geniş avlusu ve üç katı İstanbul’un 19. yüzyılın başlarındaki ticaret hayatı hakkında önemli ipuçları veriyor. Han, yaklaşık 150 yıldır Mehmedzade ailesine ait. Bugünkü sahibi Kerim Mehmedzade hanı. 1870’lerin ortalarında, dedesi Hacıbaba Mehmedzade, hanı, Mahmutpaşa’da halı ticaretine başladıktan sonra almış. Bugün artık ağırlıklı olarak alt katta konfeksiyoncuların yer aldığı, üst katların ise atölye ve depo olarak kullanıldığı han, ender klasik Osmanlı ticaret hanlarından biri. Yapım tarihi kayıtlarda 1817 olarak geçse de kimin tarafından hangi mimara yaptırıldığı bilinmiyor. Bugün handa öne çıkan batı mimarisi, daha sonraki yıllarda yapılan değişikliklerle gerçekleşmiş. Hanın ilk zamanlarında tüccar, komisyoncu ve tellal nüfusu daha yoğunmuş. Sultan II. Abdülhamid zamanında, İranlılar’ın hanı hem cami hem de otel olarak kullandıkları biliniyor. Anıtlar Yüksek Kurulu’nun “korunması gerekli tarihi eser” olarak nitelendirdiği girişin üzerindeki fresk de mekanın kendisi gibi insanı geçmişe taşıyor.

Emeği isminde saklı: Kalcılar Han
Kalcılık, bir alaşımdaki madenlerin erime derecesi farkından yararlanarak bunları birbirinden ayırma işlemi. Kimyasal metotlarla altın ve gümüşün içindeki yabancı metalleri saflaştıran esnafa da ‘’kalcı’’ deniyor. 18. yüzyılda yapıldığı tahmin edilen, Kapalıçarşı hanlarından Kalcılar Han’ın (Tarihi Gümüşçüler Hanı), emeği de isminde saklı. Burası, kuyumcuların artık tozlarından altın ayıran ‘’kalcı-ramatçı’’ atölyelerini barındıran bir yapı olduğundan, bu zanaatın ismini koruyarak günümüze gelmiş. Kapalıçarşı’nın Mahmutpaşa Kapısı’nın girişindeki, 70 odalı handa bugün gümüş atölye ve dükkânları bulunuyor. Giriş katında, İstanbul’a Anadolu’dan gelen tüccarlar atlarını bağlar, üst kattaki bugün artık atölye olan küçük han odalarında dinlenirlermiş. El emeğinin hüküm sürdüğü ve Ermeni ustaların varlığının belirgin olarak hissedildiği han atölyelerinde, dövme mücevher kutularından tepsilere, gondollardan padişah portrelerine ve hatta İstanbul siluetine, birçok göz nuru eşya geçmişin sesleri yankılanırken, üretilmeye devam ediliyor.

Atmosferi solumak: Zincirli Han
Kapalıçarşı’nın en özgün mekanlarından biri, Zincirli Han. Daha kemerli girişinden o Osmanlı kırmızısına çarpılıyorsunuz. Biraz ilerleyince, avlunun tam ortasındaki çeşmenin şırıltısı ile gölgelik yapan sarmaşıklı çatı, sizi dışarıdaki karmaşık dünyadan kurtarıyor. At arabaları ve ahırlarla dolu eski günleri geride kalmış olsa da bu tek avlulu, iki katlı han, arnavut kaldırımı taş zemini, eski odaları, moloz taş ve tuğla kemerli orijinal haliyle eski günlerin atmosferini hakkıyla yaşatıyor. Kitabeye göre; Nasuh Paşa tarafından 1708 tarihinde külliyesinin bir parçası olarak inşa edilmiş. Bugün giriş katında, kuyumcu ustalarının satış dükkanları, üst katlarda ise atölyeleri var. Hanın odalarında bir zamanlar ocaklar bulunuyormuş. Hana her girdiğinizde aşinalık yaratan görüntüler var; mesela girişindeki çay ocağı her yorgunluğa deva, yine girer girmez sağdaki minyatür mücevherci ve tamirci, bir de handa tek başına kalmış, yabancı gezi rehberlerinde sık sık adı geçen, yok olmaya yüz tutan halıcılığın inatçı tutkulusu, halıcı Şişko Osman… Bu handa bir asırı geçkin bir süredir el emeğinden vazgeçmeyen birçok kuyumcu usta, Varakçı Han ve Çuhacı Han’da pişmişler.