KAR’A ÖVGÜ

Farklı coğrafyaların keskin soğuğunda, çakı gibi olduğunuz o kışı hatırlayın… Ve etrafınızdaki kent, köy, dağ ve yaylaların karla kaplandığı o manzaraları… Albümlerde o anlara dair ne çok fotoğraf vardır. Kar, kış mevsiminin kuşkusuz en büyük kozudur, karşı konulmaz bir çağrısı vardır. Beyaz tatilin zamanı geldiyse, “kar’a övgü”nün de zamanı gelmiş demektir. Kışın yaşamlar iç mekanlara çekilir ama o zaman da bacalar tüter, ocaklarda, kuzinelerde yemekler bir başka lezzette pişer, odun sobasında kestaneler çıtırdarken yapılan sohbetler, şömine başında okunan kitaplar, o iç ürperten kışın meziyetlerini tek tek önünüze çıkarır.

Sadece kayak sporu yapmak için değil, doğada olmak, fotoğraf çekmek, trekking yapmak ve temiz havayı solumak için yola çıkanları da düşünerek, seyahat keyfi veren kar destinasyonları seçtik. İşte size, “karda kışta oraya gidilmez!” önyargılarını kıracak, akıl çelen destinasyonlar.

Osmanlı kentinde kış
Kar altında, en fotojenik kentlerden biridir Edirne. Nehirlerin üzerinden geçen asırlık taş köprüler, köprülerin ardından yükselen minare siluetleri, külliyeler, bembeyaz parklarda yürüyenler, geceleri sokak ışıklarının altında loş, gizemli cami avluları… Kış aylarında nehirlerin debisi artınca, Meriç ve Tunca’nın suları karların arasından kıvrılarak akar. Mimar Sinan’ın Yalnızgöz Köprüsü’nden geçerken bir uçta kar yüklü ağaçları ve kubbeleriyle Selimiye Camii diğer uçtaysa II. Bayezid Külliyesi yükselir. Türkiye’nin en romantik yollarından biri sayılabilecek Karaağaç’taki arnavut kaldırımı Lozan Caddesi’nde kar altında yürümek kente dair çok başka bir perspektif verir.

Edirne pazarının sebzeleri, kentin sera ve bahçelerinin olduğu, Meriç Nehri’nin bereketine yaslanmış Karaağaç’tan gelir. Önce, padişahın günbatımını seyrettiği mermer köşkün bulunduğu Meriç Köprüsü’nden geçer, köprünün bitiminde başlayan, alabildiğine geniş, iki yanındaki söğüt ağaçlarının başınızın üzerinde bembeyaz bir tünel oluşturduğu Lozan Caddesi’nden yürüyerek Karaağaç’a gelirsiniz. Bir zamanlar Karaağaç’ta yaşayan İtalyan, Bulgar ve Osmanlı Rumları’na ait olan, renkli cepheli, ahşap süslemeli ve ilginç kapılı, masalsı evlerin olduğu sokaklarda dolaşın. Fazlı’nın Kahvesi’nde sobanın etrafında toplanılır, kestane kebap yapılır. Romanlar’ın ve eski başpehlivanların geldiği Bit Pazarı’ndaki Çalgıcılar Kahvesi de köy düğünlerinin azaldığı kış aylarında daha canlıdır.

Dağların hakimi yapayalnız
Anadolu’nun bereketli topraklarındaki medeniyetlerden biri, M.Ö. 162 ve M.S. 72 yılları arasında Adıyaman, Kahramanmaraş ve Gaziantep illeri içindeki bölgeye kurulan önemli krallık, Kommagene Krallığı. Adıyaman’ın Kâhta ilçesininin kuzeydoğusunda, yüksekliği 2.206 metreyi bulan Nemrut Dağı’nın zirvesinde bu dönemin en görkemli anıt mezarı bulunuyor. Kral I. Antiochos Nemrut’un zirvesine, kendisine ayrılan kutsal alan ve mezarının üzerine, kırma taşlardan, 50 metre yüksekliğinde ve 150 metre çapında dev bir tümülüs yaptırır. Antiochos, batı ile doğunun örf ve adetlerini, tanrılarını birleştirip, kendisini de bu tanrıların arasına koyar. Kendisine tanrısal bir nitelik vermek için, ulaşılması zor bir tepeye kutsal anıtlar yaptıran kral, tanrı heykellerinin oturduğu tahtların arka kısmına, vasiyetname niteliğinde 237 satırlık bir yazı yazdırır ve tümülüsün altında huzur içinde yatmak istediğini belirtir. Tepenin tabii şekline uyan tümülüs, toprakla değil, küçük taşlarla örtülüdür. Dokuz metre yüksekliğinde altı heykelin bulunduğu sunakta heykellerin oturuş şekilleri ve hareketsizlikleri doğu sanatının özelliklerini taşır. Üst üste sekiz yontma taştan oluşan dev heykellerin başları öndeki terasa yuvarlanmış ve yerde duruyor. Batı terasın yanında yer alan kabartmalarda Antiochos’un tanrılarla el sıkışması gösterilir. Kâhta’dan Nemrut Dağı’na, Nemrut Milli Parkı yönünden çıkmak, Karakuş Tümülüsü, Cendere Köprüsü ve Arsemia’yı görme şansını verir (44 km). Karda milli parkın ıssız ve muhteşem doğasında yol alırken, adeta başka bir gezegendesinizdir. Cendere Köprüsü’nü kaçırmayın; Kommagene’nin Roma’ya armağanı ve iki bin yıldır kullanılıyor.

Beyaz nostalji
İstanbul’un en nostaljik, siyah-beyaz fotoğrafları, Galata Köprüsü’nü ve Haliç’i gösterir. Hele karlı bir günse, Galata Köprüsü’nden geçerken, Süleymaniye ve Haliç size eşlik eder. Unkapanı ile Galata köprüleri arasında uzanan Perşembepazarı’nın kıyısındaki derme çatma dükkanlar, alçak tabureli kahveler, esnafın uğradığı, salaş ama taze, lezzetli balık yenilebilen lokantalar, Haliç’in sakin sularına canlılık verir.

Avrupa ve Asya’yı birbirinden ayıran Boğaz’ın bir uzantısı olan Haliç’in üzerindeki köprüler, anakarayı tarihi yarımadaya bağlar. Ünlü Galata Köprüsü yıllar önce taşındı ve yarım bir köprü olsa da Haliç’in içlerinde tekrar hayat buluyor. Yabancıların ‘’Altın Boynuz’’ dediği Haliç’in, bir zamanlar kıyıları yalı ve saraylarla doluydu. Haliç boyunca ilerlerken, İstanbul’da bir benzerine rastlanmayan Bulgarlar’a ait Sveti Stefan Kilisesi var. İçi ve dışı, dökme demir olan bu kilise, 1871’de Viyana’dan parça parça Tuna Nehri üzerinden İstanbul’a getirilmiş ve burada birleştirilmiş. Defterdar’dan Eyüp’e kadar, her biri özellikli camiler sıralanıyor. Birçok Osmanlı paşası ve ileri gelenleri Eyüp’te gömülmeyi istemiş. Eyüp Camii, arkasındaki mezarlıklarla bambaşka bir atmosfere sahip.

Camiden yukarı doğru ilerleyerek Haliç’i kuşbakışı gören bir tepeye varılır. 1876- 77’de Eyüp’te yaşayan ve Aziyade isimli bir cariyeye aşık olan Fransız deniz subayı Pierre Loti, İstanbul’dan döndükten sonra tuttuğu günlüğünü bir kitap yapar. Loti, 10 yıl sonra tekrar Türkiye’ye gelince, Aziyade’nin ölüm haberini alır. Loti, kahvelerde oturup kahve içer, nargile tüttürür ve en sevdiği yer Eyüp olduğu için de bugün onun adıyla anılan bu kahveye sık sık uğrar ve Haliç manzarasını seyrederdi. Siz de buradan, kömürde yapılan kahvenizi karlı Haliç manzarasına karşı içtikten sonra, daha da beyazlaşan ve sessizleşen mezarlıkların yanından geçerek aşağıya yürüyebilir ya da teleferikle inebilirsiniz.

Karın yakıştığı kent 
Birbirini dik kesen, ızgara planlı geniş sokakları, Rus işgali döneminden kalma görkemli bir soyluluk içindeki taş evleri, çay kıyısı, kalesi ve taş köprüsüyle kış ikliminin güzelliklerini en iyi taşıyabilen kentlerden biridir Kars. Kars’ın doğası ve iklimi acımasız ve sert ancak iki yanında söğüt ağaçlarının sıralandığı caddeler karla kaplandığında ortaya tartışmasız büyüleyici ve gizemli bir Anadolu çıkıyor. Anadolu’nun “Doğu Kapısı” olan kent, birçok turistin görmeye geldiği Ani Harabeleri kadar ilgiyi hakediyor.

Kentin caddelerinin genişliği, çarpıcı Rus binaları, eski Osmanlı ve Ermeni evleri, On iki Havariler Kilisesi, Taş Köprü, kentin sembolü 2 bin yıldır Kars Çayı’nı yukarıdan gözleyen kale bir film sahnesindeymişsiniz hissi verir. Donmuş gölde buz pateni yapın, Kars’ın eski kaşar ve gravyerini, tandırda kaz yemeğini tadın, bir kahvede kıtlama çay için, kara bata çıka Ani Harabeleri’ni gezin, karlı bir gecede Kars’ın loş sokaklarında yürüyün, donmuş Çıldır Gölü’nde beyazın sonsuzluğunu seyredin…

Kardaki izlerin peşinde                                                                                           
Yılın her mevsimi zirveleri karla kaplı Aladağlar, birçok trekking ve dağ sporu meraklısının planlarındadır. Toroslar’ın en büyük bölümünü oluşturan Aladağlar Milli Parkı, derin geçitleri, sık vadileri, buzul gölleri, dağ çiçekleri, kelebekleri, kurtları, yaban kedileri, akbabaları ve zirvelerdeki yaban keçileriyle kış sporları yapmanın ötesinde, Türkiye’nin en önemli yaban hayatı koruma alanlarından biri.

Doğu Toroslar olarak da bilinen Aladağlar, adını, günbatımında büründüğü kızıl renginden alıyor. Yirmiyi aşkın 3 bin metrenin üzerinde zirvesi var. En yüksek zirvesi, bütün Toros silsilesinin en yüksek zirvesi olan 3.756 metre yükseklikteki Demirkazık. Bu bölgede trekking yapmak için, profesyonel dağcı olmak gerekmiyor. Kondisyonu iyi olan ve yürüyüş deneyimine sahip herkes bunu başarabilir. Kışın kar kayağı ve hedikle yürüyüş (raket) turları yapılıyor. Kayak turları daha çok profesyonellere yönelik olsa da raket turları daha dingin bir ritmde doğayı izleyerek karın tadını çıkarmak isteyenler için ideal. Yaban hayvanların karlar üzerinde bıraktığı ayak izlerini takip ederek, zaman zaman bir kurt ulumasına ya da ormanın uğultusuna kulak vererek, bu muhteşem doğada ilerlenir, köy evlerinde konaklanılır, kahvehanelerde yaşlıların anlattığı hikayelerin eşliğinde çay içilir. Karda yürümek kuşkusuz kolay değil, o nedenle günde ortalama 3- 5 saat yürüyüş yapılıyor. Niğde’nin pek turist yüzü görmeyen merkezine karşın, 65 km mesafedeki Aladağlar, kentin en büyük cazibesi. Sıyırma Vadisi’nde rüzgarın iniltilerini duyun, Parmakkaya manzarasında kar üstünde sıcak çay keyfi yapın…

Kar için biçilmiş kaftan                                                                                        
Karın beyazını överken, Abant ve Bolu’nun çevresi olmazsa olmaz destinasyonlardandır. Şömine başında kitap okuyun, çam kokulu dağ havasına uyanın, Abant’tan ev yapımı erişte ve dağ çileği reçeli alın, Karacasu’daki termallere girin, donmuş Gölcük’ün derin sessizliğini dinleyin, bol bol fotoğraf çekin… Abant Dağları üzerindeki tabii göl Abant Gölü’nü görmek için özellikle karlı bir zamanı seçin. Abant Tabiat Parkı’nda sazlıklar, ağaçlar, yollar, baharda piknik yapılan banklar, hepsi bembeyaz olur. Çevresi 7 km olan gölün kıyısında biraz romantizm, battaniyeler altında faytonla bir gezinti ya da yürüyüş yapabilirsiniz.

Gölün su seviyesi ilkbahar aylarında 25-30 cm kadar yükseliyor, kış aylarındaysa bazen donuyor. Gölün çevresi zengin bir doğal örtüyle kaplı. Ağaçlar ve ormanlar çeşit çeşit. Çam, köknar, meşe, böğürtlen, gürgen, akça ağaç, kayın ormanları var. Gölde bulunan meşhur Abant Alabalığı’nın, ancak nisandan ekime, ücret karşılığında oltayla avlanmasına izin veriliyor. Trekking meraklıları için, Abant- Samandere Geçişi, Çiğdem Yaylası, Doğançay Çağlayanı ve şelaleler bölgesi Samandere- Çiçekliyayla ile Abant- Taşkesti parkurları var.