KARDEŞLİK TRENİ

KARDEŞLİK TRENİ

İçinden tren geçmeseydi bir şehri bu kadar sever miydim?

İçinden nehir geçmeseydi bir şehri bu kadar sever miydim?

İçinden kardeşlik geçmeseydi bir şehri bu kadar sever miydim?

Bir şehri sevmek için bunların biri bile yeter elbette, ama içinden hem tren, hem nehir, hem kardeşlik geçen bir şehrin karşısında bir soru işareti olarak kalamazsınız. Ünlem olarak da kalmak olmaz, hem de şair bile olsanız size yakışmaz. Noktayı geçelim, daha şehre yeni başladık, sevmeye de, öyleyse noktaya çok var demektir ya da hiç var. Biz noktasız sevelim şehirleri de, nehirleri de, kardeşlerimizi de. En çok tren iki nokta üst üste insanı kardeşi gibi taşır, nehir iki nokta üst üste insanı kardeşi gibi kucaklar ve şehir iki nokta üst üste kardeşlik için kurulmuştur diyelim, yoksa niye?

O şehir Eskişehir elbette, ama yalnızca benim şehrim için değil bu cümleler, herkesin içinde doğduğu ve büyürken de büyüdüğünde de hep içinden geçen şehirler için. Bir şehri sevmek çünkü kardeşliği de sevmek ve şehirlerin kardeşliğini de hep akılda, yürekte ve vicdanda tutmaktır. O şehri hiç unutmamaktır.

Kardeşlik de bir unutmama biçimidir. İnsan çocukluğunu unutmaz çünkü çocukluk insanın yaz günleridir, tenine tuz, ruhuna söz biriktirdiği günlerdir. Gelecek günlerin tuzu ve sözüdür birikenler. Tuz hakkı için kardeşlik, söz hakkı için eşitlik, yaz hakkı için çocukluk. Kardeşlik akıl tutulmasına, ruh üşümesine karşı bir hafızadır, bir hırkadır. ‘Bir lokma, bir hırka’ denildiğine bakıp azımsamayın, o lokmanın bereketini, o hırkanın genişliğini ve kardeşliğin sıcaklığını düşünürseniz, anlarsınız o tevazuda insanı ne armağanların beklediğini.

Biz de öyle bekledik birbirimizi. Önce yaz geçer, sonra tren, yaz trenden de hızlıdır demedik, öyleydi de, ama bizim dağlar gibi sabrımız vardı, sular gibi umudumuz vardı, gökler gibi sevgimiz vardı ve şehirde kardeşlik vardı. Şehirde kardeşlik olmadan şiirde kardeşlik olmuyordu, olsa da pek ‘şairane’ duruyordu, süslü, zorlama ve fiyakalı. Oysa kardeşliğin yakışıklı oluşu da, güzel oluşu da doğaldı, doğallığındandı. Hem de şiirin kendisiydi kardeşlik.

Öyle bir tren var elbette. Boşuna mı eski şehirlerin istasyonlarını özlüyoruz, garları gözümüzde tütüyor, çünkü kardeşliğin de sıcak ekmek gibi hep dumanı üstünde, taze ve nefis bir şey olduğunu biliyoruz. İsteyen sıcak ekmek yerine, haşhaşlı çörek ya da kömbe diyebilir, ben ikisini de hemen diyorum. Ve bir somun kadar sıcak kardeşliği bölüşüyorum. Çünkü ev bölüşülmez kardeşlik bölüşülür, bahçe paylaşılmaz kardeşlik paylaşılır ve kardeşlik treninde kimse ayakta kalmaz, yersiz kalmaz, herkese yer vardır.

Trenler hızlanırken kardeşliği de unutmamalı. Yoksa varacağımız istasyonda karşılayacak kimsemiz olmaz, uğurlayanımız da olmaz. Sonra, “Yavaş git ruhum yetişemiyor sana.” demek hayli geç olabilir. O yüzden kardeşler varken daha kardeşliği kurmak, korumak, büyütmek, derinleştirmek gerekir. İnsan kardeşleri kadar kutsaldır ancak. Gönülde kardeşlik yoksa dilde kardeşlik neye yarar ki? Bizim için kardeşlik bir rüyadır. Dilden önce gönülde, gözden önce düştedir. Hep rüya halinde kalmalı, öyle yaşanmalıdır.

Aynı gemideyiz
‘Hepimizin aynı gemide’ olduğu benzetmesi doğrudur, ‘kardeşlik treni’nde oturmak, yol almaksa güzeldir. Sessiz kasabaların küçük istasyonlarında çayının şekerini usul usul karıştıran emeklilerle, okul dönüşü istasyonun küçük çeşmesinden su içen liseli çocukları, büyük kentlerin garlarında kendine yetişmeye değil, zamana da değil, başkasının telaşına yetişmeye çalışan insanları ve ‘gar kalacak’ olan Haydarpaşa’yı, işte bunların üstüne ekleyeceğiniz koskoca bir ülkeyi, cumhuriyeti, hepsini, her şeyi, hepimizi hem birbirimize hem kendimize hem de ortak düşümüze götürecek olan da ‘Kardeşlik Treni’nden başkası olmayacaktır.