KEDER GARI

KEDER GARI

Garların da sonbaharı vardır. Belki de garların yalnız iki mevsimi vardır, biri ilk, diğeri son gelen, bahar. Kavuşmalar ilkine, ayrılıklar sonuna yazılır baharın. Ayrılıklar kavuşmalardan çok olmalı ki garlar sanki hep sonbahar mevsiminde, güz kederinde.

Demirden, çelikten, taştan olduklarına bakmayın, garların da gören gözleri, duyan, acıyan, yanan, sızlayan yürekleri vardır. Her ayrılıkta, küçük bir çıtırtı duyuluyorsa, bilin ki gar da ayrılan kalplerle birlikte kırılmaktadır.

Sonbaharı sevdiğimden mi ne garları da severim. Güz diyelim, daha şık durduğundan değil, sonbahar deyince keder koyulaşıyor, güzde birazdan geçer, sis dağılır, dağın dumanı kalkar, insanın acısı azalır gibi bir hissiyat olduğundan. Hem güzde bir resim tadı ve duygusu da var. Sanki yalnızca resimlerde bir mevsimmiş gibi güz, insanın gözleri dolar.

Güz, evet. Tren mevsimi. Her mevsimin garı… Güz gelebilir, ayrılık olabilir, tren gecikebilir, ayrılan kavuşabilir, gar…

Garlar da bazen uyumak isteyebilir, uykusu geldiğinden, yorulduğundan değil hayır, kimi zaman bakmamak, görmemek daha iyi olduğundan, zamansız bir uykuya dalmak isteyebilir onlar da.

…Çünkü insan.

Çünkü insan garların da kalbini kırabilir. Göğü kararttığı, suyu bulandırdığı, ormanı yaktığı, dalı incittiği, hayvanları üzdüğü, sözcükleri küstürdüğü, anıları yıktığı, günü yorduğu gibi tıpkı…

Bazen şöyle düşünüyorum; acaba insanın bu dünyadaki konukluğu çok mu uzadı? İnsan bunca uzun süre konuk olunca çünkü tadını kaçıran bir varlık. Umarım ‘nereden biliyorsun?’ demezsiniz! Hem kendisiyle hem insan kardeşleriyle, doğayla, hayvanla, kâinatla, dünyayla da arası açık insanın… Kim bilir belki de sonumuz gelmiştir, sonumuza gelmişizdir.

Yoksa varlık nedeni ‘insan-ı kâmil’ yüceliğine ulaşmak olan insan, neden bu kadar vahşi, acımasız, zalim, vicdansız olabilir? Her şeye karşı nasıl bu kadar öfkeli olabilir? Her şeyi neden yakıp yıkmak, kırıp dökmek isteyebilir?

Dünyadan sıkıldık mı?
Bir kediye, köpeğe attığı tekmeyi bile aslında kendine atmış olacağını neden bilmezden gelir insan? İnsan şimdi dünyayı tekmeliyor, hayatı tekmeliyor. Sahi çok mu sıkıldık dünyadan, konukluğumuz uzun sürdüğü için sıkıntıdan ne yapacağımızı bilemez hale mi geldik? Görüyorsunuz değil mi, ben de insan denen varlıklar arasında sayıldığım için, insan diye başlayıp eleştirdiğim davranışlara yöneldim hemen. Oysa…

Oysa güzden, garlardan, onların gözlerini kaçırma arzusundan söz edecektim. Garların kalbi de vardır, gözleri de. Tarih boyunca hep açık kalmış, her şeyi görmüş gözler. Birincisinden ikincisine dünya savaşlarını, umarım üçüncüsünü ne garlar ne dünya görür, suikastları, katliamları, kıyımları gördü garlar. Her şey onların gözlerinin önünde oldu.

Bu acı unutulmaz
Madrid, Bologna garlarının yaşadığı saldırıyı kim unutabilir, sevdiğim Ankara Garı’nın yaşadığı acıyı nasıl unutabilirim, nasıl unutabiliriz? Gençliğimden beri aşklardan indiğim, yalnızlıklarla bindiğim trenleri, neyi beklediğimi unuttuğum için kendimi unuttuğum bekleme salonları, edebiyatın ve şiirin büyük kaynağı olarak durmadan insan öyküleri, trajediler, dramlar, kimi zaman da sevinçli ve sürprizli sonlar sunan söyleşilerin evi, yurdu olan garlardan bir gar, Ankara garı.

Gözlerin açıktı, şimdi acıyla daha çok açıldı ne yazık ki.

Kalbin kırıktı şimdi acıyla paramparça oldu ah!

Yüzünde bir güz hüznü vardı şimdi çizgilerin derinleşti.

Ne yapsak bunu unutamayız sevdiğim Ankara Garı. Nazım Hikmet’in, ‘hiçbir şey gideremez iç sıkıntımı/memleketimin şarkıları ve tütünü gibi’ dizelerini sık tekrarlarım, şimdi de tekrarlıyorum ama ne duman dağılıyor ne sis, ne de içimdeki acı azalıyor, öfke diniyor.

Sen büyüksün, güngörmüşsün, iyisin, ben bu sonbaharı söyle ne yapayım güzelim Ankara Garı?