“KİMLER GELDİ KİMLER GEÇTİ?”

Haydarpaşa’nın merdivenlerinde kaç basamak var, saymadım, saatleri durduğuna göre merdivenleri de durmuştur, saysam ne olacak ki diye düşünüyorum şimdi. Fakat bir dahaki sefere, önünden geçip, Kadıköy’e giderken mavi bir selam vereyim ona ve sorayım: “Şimdi saat kaç?”

“Atlas Tarih” dergisinde ilginç bir yazı okudum. “Haydarpaşa’nın Merdivenleri” başlıklı yazı, Ertan Ünal tarafından yazılmış (Nisan-Mayıs 2016, Sayı: 40). Haydarpaşa için pek çok belgesel yapılır ama yalnızca merdivenleri bile poetik, politik, tarihsel, sosyolojik, ekonomik belgesellere konu olabilir. Konu dediğime bakmayın, merdiven, hele Haydarpaşa’nın merdivenleri konu olur mu hiç? Göz olur, bellek olur, vicdan olur, tanık olur, imge olur, metafor olur, yuva olur, bir tek konu olmaz bir de anı olmaz!

Anadolu’nun Avrupa’nın gönlünü almak ya da kazanmak için serdiği bir kırmızı halı gibi uzanır Haydarpaşa’nın merdivenleri denize doğru sere serpe. Cümle pek özenti oldu olmasına da, aldırmayın, o merdivenler en parlak, en neşeli, en hüzünlü, en mavi, en anlamlı cümleleri hak ediyor. Unutulmayan o Ajda Pekkan şarkısı gibi, “Kimler geldi kimler geçti?”

Ertan Ünal’ın yazısı bu merdivenlerden gelip geçenler, inip çıkanlar, gidip dönmeyenlerden söz ediyor. Birinci Cihan Harbi’nde ‘askeri kırdıran Enver Paşa’, Irak, Kafkasya, Filistin cephelerine, Haydarpaşa’da yaptığı ‘hamasi’ konuşmayla askerleri yolluyor, hemen hiçbiri de geri dönmüyor. “Giden gelmiyor acep ne iştir?” diye sorsa da türkü, yanıtını herkes biliyor, çünkü savaştır!

16 Mart 1920’de İngilizlerin İstanbul’u işgalinden Haydarpaşa Garı da nasibini alıyor, Anadolu’ya silah, cephane kaçırılıyor gerekçesiyle gözaltına alınan garın tutsaklığı 25 Eylül 1923’de son buluyor.

Elbette yalnız gam kapısı olmadı Haydarpaşa, kederin ve acının adımları inip çıkmadı merdivenlerini. Cumhuriyetin 10. yılında Ankara’daki görkemli kutlamalara dudaklarında 10. Yıl Marşıyla buradan uğurlandı cumhuriyet sevdalıları. Memleket demirağlarla örülüyordu işte.

Mustafa Kemal Atatürk’ten İsmet İnönü’ye, Mareşal Fevzi Çakmak’tan Celal Bayar’a, krallara şehinşahlara, başbakanlara, emirlere, prenslere, generallere kadar pek çok yabancı konuk da inip çıktı Haydarpaşa’nın merdivenlerini.

Onlar konuktu tıpkı Anadolu’dan kafileler halinde gelip, Haydarpaşa’da kara kara trenlerden inip, Sirkeci Garından Alamanyalara giden işçiler gibi. Kara trenle gittiler, sarı Mercedes’le döndüler! Haydarpaşa’nın merdivenlerini en çok, her sabah banliyö trenleriyle gelip vapurlara doluşanlar ya da vapurlarla yanaşıp banliyölere sığışanlar eskitti. Nazım Hikmet’in ‘Kuvayı Milliye Destanı’nın girişinde dediği gibi: “Onlar ki toprakta karınca,/suda balık,/havada kuş kadar/çokturlar,/korkak/ cesur/cahil/hâkim/ve çocukturlar/ve kahreden/ yaratan ki onlardır/destanımızda yalnız onların maceraları vardır.”

Ezcümle, Haydarpaşa’nın merdivenlerinde en çok anısı olanlar işçiler, memurlar, öğrenciler, genç kızlar, delikanlılar, denizgeçenler, düştaşıyanlar, hüznün mesaisini tamamlayıp şimdi insan olma vakti diye vapurlardan, trenlerden sokaklara koşanlar, evlere dağılanlardır ki, aslında tarihi yazanlar da onlardan başkası değildir. Fakat? Bu isimsizler ordusu da savaşı kazanan meçhul asker gibi, tarihin ve anıların meçhulü olarak kalacaktır hep. Meçhulümüz olmasalar da. Haydarpaşa’nın merdivenleri de en çok onları hatırlayacaktır zannımca.

Tabii unutulur mu, kediler, kuşlar, güvercinler ve Haydarpaşa’nın çatılarından “aziz İstanbul”a, onun aziz mavisine, güneşine, bulutuna bakan martılar bir de… (Ertan Ünal’ın yazısından Haydarpaşa’nın merdivenlerinin 12 basamak olduğunu da öğrendim.)