KINALIZADE ALİ ÇELEBİ VE BÜYÜK ESERİ AHLÂK-İ ALÂ’Î

KINALIZADE ALİ ÇELEBİ VE BÜYÜK ESERİ AHLÂK-İ ALÂ’Î

15. yüzyıl başında Timur ordularının neden olduğu kısa süreli kesinti sayılmazsa Osmanlı Devleti kuruluşundan itibaren İslam’ın Batı ülkeleri üzerinde parlayan yıldızı konumundaydı. Her yüzyılda o dönemin devletlerinin çaplarına göre bir seviye ile büyüyen Osmanlılar, 16. yüzyılda Doğuda ve Batıda rakiplerini her açıdan küçümseyebilecek bir noktaya ulaşmışlardı.

Bu askeri ve idari başarı mesela Cengiz veya Timur ordularının kısa süreli başarılarına hiç benzemez. Bunun en önemli nedeni ise Osmanlıların Moğollardan farklı olarak yıkıcı değil yapıcı bir güç olarak tarih sahnesine girmiş olmalarıdır. Kur’an-ı Kerim’in de işaret ettiği gibi, ordular cihada gittiklerinde âlimlerin geride kalıp irşat faaliyetine devam etmeleri gerekir. İşte Osmanlı Devleti’nin sırrı budur. Ne askeri zaferler, ne mükemmel bürokrasi…

İlmin yıldızları
16. yüzyıla bakınca Yavuz ve Kanuni gibi sultanların ihtişamını fark etmemek mümkün değildir. Bu sultanların ulemaya çok saygı gösterdiği anlatılır ama saygı gösterdikleri âlimlerden popüler düzeyde fazla söz edilmez. Söz edilince de sultanla aralarında geçen durum anlatılıp bırakılır. Klasik dönem âlimlerinin şahsiyetleri de eserleri de gölgede bırakılmıştır.

Esasında Osmanlının en gelişkin dönemlerinden biri olduğu için, 16. yüzyılın ilim faaliyetleri konusunda da ciddi bir birikim vardır. Yani gölgede veya karanlıkta olan sadece bizim bakışımızdır. O dönemin eserleri akademik çerçevenin dışında pek fazla değerlendirilmiyor.

Hep denir ya, Batıda olsa, bütün dünyaya tanıtırlardı, diye. 16. yüzyıl ilim çevresinin onlarca, yüzlerce siması için bunu söylemek mümkün. Mesela kendinden önceki ahlak eserlerini kendinde toplayan ve bu birikime Osmanlı rengini de vermekten geri durmayan Ahlâk-i Alâ’î ve yazarı Kınalızade Ali Çelebi.

Ayrılmaz ikili: Saray ve medrese
Büyük devletlerde politika düşünceden azami surette faydalanır. Büyük işler başardığına tarihin tanıklık ettiği Osmanlı sultanlarının arkasında ciddi bir akıl hocaları topluluğu görüyoruz. Fatih denince mesela belki vezirlerden çok hocalar var arkasında. Emrullah Efendi de bunlardan biri. Meslek olarak kadı olan Emrullah Efendi, şehzadeliği sırasında Fatih’e hocalık yapmış. Emrullah Efendi’nin tüm ailesi âlimdi.

Kınalızade ismi ise Ali Çelebi’nin dedesinden geliyor. Dede Mevlana Abdülkadir Hamidî (ki Hamidî nisbesi ailenin Ispartalı olduğuna işaret ediyor) sakalına kına yakarmış. Bu enteresan dede ve babanın soyundan gelen Ali Çelebi, 1511 yılında Isparta’da doğdu. 1572 yılındaki ölümü esnasında Rumeli Kazaskeri olan Ali Çelebi şeyhülislamlık sırası bekliyordu. Ama Ali Çelebi’nin asıl meziyeti ne kadılıktır ne saraya yakınlık. Bir müderris ve bereketli yazar olarak ön plana çıkar.

Âlimlerin verilebilecek her türde eser vermesi bir İslam geleneğidir. Ali Çelebi’nin de İslami ilimlerden şiire kadar çeşitli eserleri olduğu biliniyor. Bunların en önemlisi yazımıza başlık yaptığımız ahlak kitabı, yani Ahlâk-i Alâ’î.

Âlim olacak çocuk
Ulema ailesinden geldiği için küçük Ali’nin meslek tercihi çok zor olmadı. Buluğ çağına erince sırasıyla Mahmutpaşa, Davutpaşa ve Sahnı Seman medreselerinde dönemin büyük müderrislerinden icazet aldı.

Hicri 944 yılında ilginç bir olay gerçekleşir. Dönemin sultanı Süleyman adına âlimler arasında bir imtihan düzenlenir. İmtihana girenler arasında Ali Çelebi’nin o dönemki hocası Sahnı Seman müderrisi Kara Salih Efendi de vardır. Maalesef Salih Efendi, bir başka Sahnı Seman müderrisi olan EyyubAlisi’ye mağlup olup üzüntüden felç geçirmiştir. Ali Çelebi de bu yenilgiden etkilenerek hoca değiştirmiş ve dönemin Anadolu Kazaskeri olan Çivizade Efendi’nin hizmetine girmiştir.

1539’da önce mülazım sonra muid tayin edilen Ali Çelebi, 1541’de müderris olur. Bugünkü üniversitelerdeki terfi sistemine benzemese de mülazım için stajyer, muid için de asistan demek mümkündür. Müderris ise doçent, yani ders verme yetkisine sahip yükseköğrenim hocası anlamına geliyor. Demek oluyor ki, Kınalızade otuz yaşında resmen hocalığa ulaşmış.

Ali Çelebi’nin müderris olmak için o güne kadar yazdığı eserlerle birlikte dönemin Rumeli Kazaskeri olan Ebussuud Efendi’ye müracaat ettiği, Ebussuud’un da bu parlak mülazımı kırmayıp kendisine müderrislik verilmesini sağladığı söylenir.

Medreseden mahkemeye
Medrese kariyeri yıllar içinde gelişen Ali Çelebi, yirmi yılı aşkın bir süre sonra, 1563’de Şam Kadısı olur. Artık teoriden pratiğe geçmiştir. Sonraki on yıl boyunca da kadı olarak sürekli terfi edecektir. Kariyeri süresince tenzil-i rütbe yani önceki görevinden aşağı görev verilmesi durumuna rastlamıyoruz Ali Çelebi’nin. Bu Osmanlı bürokratik düzeni içinde sık sık olabilen bir durumdu oysa. Bunun yani Ali Çelebi’nin sakin ve kararlı ilerleyişinin nedeni muhtemelen politikayla ilgisinin pek olmayışı, eserlerine kendini daha çok verişidir.

On yıllık kadılık kariyerinin sonunda kazasker olmayı başaran Kınalızade Ali Çelebi, şeyhülislam olmaya doğru gidiyordu. Ne var ki, ağır bir hastalığa yakalanmış ve 1572 kışında Edirne’de vefat etmiştir. Hakkında çağdaşları “ser defter-i ulema-yı Rum” yani Osmanlı âlimlerinin başı demiştir.

Adalet çemberi
Kınalızade’nin en önemli eseri olan bu ahlak kitabı dönemi için ahlakın tamamını kuşatma iddiasıyla kaleme alınmıştır. Kitapta ahlak felsefesinden ev idaresine, devlet yönetiminden hukukun temellerine kadar sayısız mesele vardır. Bugünkü harflere aktarıldığında 650 civarında bir tutar ortaya çıkıyor. Sadeleştirmesi de var ama Fahri Unan’ın çevriyazısı tercih edilir. Dil olarak sadedir, anlaşılması birazcık gayretle eğitimli biri için çok kolaydır.

Kınalızade eserini üç risale halinde yazar: İlm-i ahlak, tedbir-i menzil ve siyaset-i medine.  Bunların en önemlisi ilki ve en uzunu olan ilm-i ahlaktır. Bu risalede yazar insanın yaratılış özellikleri, karakter farklılıkları, erdemli davranışlar, insani zaaflar ve kötülükler gibi konuları işler. İkinci risale aile hayatı hakkındadır. Üçüncü ve son risale ise doğrudan doğruya devlet hakkındadır.

Özellikle bu son risale tamamen adalet fikri üzerine kuruludur. Buna paralel olarak da eserin sonunda meşhur daire-i adalet yani adalet çemberi yer alır. Adaletle başlayıp adaletle kapanan bu çembere göre; dünya adalet sayesinde ayakta durur. Zira dünya duvarı devlet olan bir bağa benzer. Devletin düzenini ise şeriat yani kanun sağlar. Memleket olmazsa şeriat uygulanamaz. Memleket asker olmadan fethedilemez. Askerse ancak para sayesinde toplanır. Para da ahaliden vergi olarak alınır. Ahali sadece sultan adil davranırsa ona vergi ödeyecektir.