KÜLTÜR DÜNYAMIZIN SINIRLARI

KÜLTÜR DÜNYAMIZIN SINIRLARI

Gezi yazıları, eski tabirle seyahatnameler en az yolculuk yapmak kadar düşündürücü, keyif verici metinlerdir. Bunlar özellikle merak edilen mekânlarla ilgiliyse, o zaman okumaya doyulmaz yazılarla karşı karşıyayız demektir. Örneğin Ahmet Hamdi Tanpınar’ın çok önem verilen, üzerinde sıkça durulan romanı Huzur’dur. Fakat Tanpınar denilince belki de Huzur’dan önce akla gelen, bir seyahatname olarak da okunabilecek olan Beş Şehir’dir. Çünkü şehir üzerine yazmak ayrıca yazarın kendi iç dünyasına doğru yaptığı bir yolculuktur. Yazar dış dünyaya iç dünyasındaki karşılıkları bulmak için bakar. Bir nevi iç dünyasını anlamak ve anlatmak için şehir ve yolculukları kullanır.

Alatav’dan Şardağı’na (2008, Kapı yayınları) Beşir Ayvazoğlu’nun gezi yazılarından oluşur. Ayvazoğlu yazılarını “Kültür Coğrafyamızda Gezintiler” alt başlığıyla sunar. Yani bu geziler rastgele yapılmamıştır. Ayvazoğlu kafasında kurduğu, yıllar önce bir şekilde hakkında bilgi edindiği ülke ve şehirlerle ilgili hem düşünsel hem de duygusal bir bağ kurmuş ve gezilerini bu bağ neticesi ve eşliğinde gerçekleştirmiş. Bu yüzden kitapta tasvirden ziyade o yerlerle ilgili bilgi ve düşüncelerle karşılaşırız. Daha da önemlisi Ayvazoğlu, düşüncelerinin hangi tarihsel arka plana sahip olduğunu açıklar. Fakat şimdiyi ıskalamamak için, gelinen son duruma dair tespitler yapmaya da çalışır. O zaman Alatav’dan Şardağı’na ile ilgili düşünsel, bilgi verici ve belli kaygıları canlı tutmak amacıyla yazılmış gibi nitelikler kullanabiliriz.

Ayvazoğlu söze kültür diye başlar. Daha sonra da belli bir coğrafyayı işaret eder. Yani onun kalkış noktası kültürü oluşturan tarihe dönük bir vurgudur. Tarih, yani Türk tarihi. Bunun içine Osmanlıları, Selçukluları dahil ederek düşünmeliyiz. Bir de Orta Asya’daki Türkleri ve Türk devletlerini. O zaman Ayvazoğlu’nun Ortadoğu, Balkan ve Orta Asya ülkelerini belli bir kaygıyı yeniden yakalamak, büyütmek ve canlandırmak için adımladığını söyleyebiliriz. O, baktığı yerlerde taş ve toprak değil bir tarih görür. Bu kaygı; Türk kültürünü Misak-ı Milli sınırlarından ibaretmiş gibi düşünmemek, değerlendirmemek gerektiğidir. Misal, Türkiye’yi anlamak için Müslümanların beş asır yaşadığı ve yönettiği Balkanları bilmek, onun da ötesinde hissetmek gerekir.

Ayvazoğlu klasik, edilgen, kişiyi avutmaktan başka bir işe yaramayan bir gelenek övgüsünde bulunmaz. Sadece Türk tarihinin sınırlarına işaret eder. Türkmenistan’dan Bosna Hersek’e, Kafkasya’dan Mısır’a, Şam’dan Kosova’ya kadar uzanan sınırlar dünya haritasında görünen eğri büğrü çizgilerden ibaret değil kültür, tarih, sanat ve düşünce dünyamızın da hudutlarını; yeniden canlandırılması gereken geleneğimizin nirengi noktalarını oluşturur. O yüzden Ayvazoğlu kültür coğrafyamıza dönük yaptığı gezilerden hem düşünsel azıklar devşirir okuyucuları için hem de sürekli duyulan, devam eden bir hüznü dillendirir. İki dünya savaşı neticesinde ayrılmak zorunda kaldığımız şehir ve insanların acısını…