La Casa De Papel’in Sesi: Cecilia Krull

La Casa De Papel’in Sesi: Cecilia Krull

La Casa De Papel’de seslendirdiği “My Life Is Going On” şarkısıyla dünya çapında tanınırlığa ulaşan Cecilia Krull, Ankara konserinin ardından bu kez de İstanbul’a gelerek, hayranları ile buluştu.

Salon IKSV’de düzenlediği konserlere seyirci büyük ilk gösterdi. Kariyerine çok küçük yaşta Disney filmlerinin müziklerini seslendirerek başlayan Cecilia Krull, genç yaşına rağmen günümüzün en parlak yeni nesil caz şarkıcılarından biri olarak gösteriliyor. Pop, Groove, Soul gibi farklı müzik tarzlarında da şarkılar seslendiren sanatçı, Avrupa’daki prestijli festivallerde de performanslar sergiledi. Cecilia Krull ile İstanbul konserleri öncesinde bir araya geldik…

La Casa de Papel, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de büyük ses getirdi. Bu projenin sizin için nasıl bir anlamı var? Nasıl bir araya geldiğinizi biraz anlatır mısınız?

La Casa De Papel, müzik kariyerimde bana şüphesiz ki çok önemli bir ivme kazandırdı. Çok uzun zamandır birlikte soundtrack çalışmaları yaptığımız besteci ve müzisyen Manel Santisbetan vasıtasıyla bu projeye sesimle dahil oldum. Daha önce “Fuga de Cerebros 2”, “Vis a Vis”, “El Accidente” gibi film ve diziler için şarkılar yapmıştık. La Casa De Papel’in yaratıcısı Alex Pina ile de daha önce çalışmıştık. Daha en başından çok iyi bir iş çıkacağına emindim ama dünya çapında bu ölçüde bir ilgi bizi gerçekten büyülüyor.

Aslında müzik piyasasına çok erken yaşta giriyorsunuz. Müzik maceranızın nasıl başladığını sizden dinleyebilir miyiz?

Müzik, ailemin, evimizin her zaman bir parçasıydı. Çocukluğumda, daha çok küçükken, babam piyano çalardı ben de ona şarkı söyleyerek eşlik ederdim. Bir gün babama Disney’den bir telefon geliyor. Şarkı söyleyebilen bir çocuk aradıklarını söylüyorlar. Babam önce öyle birini tanımadığını söylüyor. Aynı gün ben okuldan eve şarkı söyleyerek gelince bir anda aklına geliyor ve bunu bana teklif ediyor. Aslında seçileceğime pek ihtimal vermiyordum. Ama stüdyoya girdiğimde her şey kendiliğinden ve tahmin ettiğimden kolay oldu. Böylece müzik maceram başlamış oldu.

Şarkı söylemenin yanı sıra kendi bestelerinizi de yapıyorsunuz. Sound’unuzu nasıl tanımlıyorsunuz?

Aslında tüm tarzlara açık olmakla birlikte ağırlıklı olarak caz şarkıcılığına daha yakın durduğumu söyleyebilirim. Caz müzikle çok küçük yaşta babam sayesinde tanıştım. Ama tabii pop, groove, soul, hip-hop hatta farklı kültürlerin yerel müzikleri dahi ilgimi çekiyor. Kendi bestelerimi yaparken tüm bu farklı türlerden, kültürlerden besleniyorum.

İstanbul’daki müzik dinleyiciyle ilk kez buluşuyorsunuz. Konser öncesinde neler hissediyorsunuz, duygularınızı bizimle paylaşır mısınız?

İnanılmaz heyecanlıyım. Türkiye her zaman merak ettiğim bir ülkeydi. İspanya’da yaşayan çok sayıda Türk arkadaşım var. Birkaç ay önce Ankara’da ilk konserimi verdim. O kadar sıcak bir ilgi vardı ki çok keyif aldım. Konser sonrasında herkesle fotoğraflar çekildik. İstanbul’da iki gece üst üste sahnede olacağız. Bir an önce buluşmak için sabırsızlanıyorum.

Tüm dünyada konserleriniz devam ediyor, nasıl bir repertuvar oluşturdunuz?

Konserlerimde en sevdiğim caz klasiklerini, kendi bestelerimi ve elbette herkesin beklediği “My Life Is Going On” u seslendiriyorum. Tabii her konserde sürprizlerimiz de olabiliyor.

Son olarak dizide en sevdiğiniz karakteri soralım…

Çok zor bir soru, dizideki tüm karakterler bir ayrım yapamayacağım kadar özel… Aslında dizinin bu kadar başarılı olmasının ardındaki bir neden de bu… Hepimiz o karakterlerin başına gelenlerle, yaşadıklarıyla, hissettikleriyle bir şekilde yakınlık kurabiliyoruz. Ama Berlin’i müthiş ölçüde etkileyici bulduğumu itiraf etmeliyim!