“MAHALLENİN YAKIŞIĞI”

“MAHALLENİN YAKIŞIĞI”

Büyük kente ya da metropole uçakla, kasabaya otobüsle, şehre de trenle gidilir. Vapur diyeceksiniz, onunla da rüyalara gidilir diyelim, gidelim.

Niye böyle yazıyorum? Eskişehir’e en çok trenle gittiğim ve Eskişehir’e ya da şehir adı ve duygusu taşıyan her yere de en çok tren yakıştığı için. Eski bir abdal türküsü gibi, “Bugün ayın ışığı/elinde bal kaşığı/yine nerden geliyon da/mahallenin yakışığı.” Tren de bizim ‘mahallenin yakışığı’ işte.

Mahalle dediğim şehir, bizim Eskişehir. Doğrusu benim hem doğum yerim, hem evim, hem sokağım, mahallem, semtim, annem babam, kardeşlerim, arkadaşlarım, daha ne olsun benim için şehirlerin en eskisi, en güzeli, en çok özleneni ve en sevgilisi. Sezai Karakoç’un “Biz seni işte böyle sevdik Leyla” dediği gibi.

İnsan Eskişehir’i çok sevince, her şeyi de sevebilir, daha doğrusu hiçbir şeye ‘sevmiyorum’ diye yaklaşmaz. Çünkü Eskişehir sevgisi geniş, derin, kapsayıcı bir sevgidir bana göre. Ötekileştirmez, kutuplaştırmaz, dışarda bırakmaz, farklılıklarla özgürce ve barış içinde bir arada yaşama kültürünü var etmiş ve yaşatmayı sürdüren özel ve güzel bir topraktır.

Topraktır diyorum, ‘güzel bir toprak’tır, nasıl olmasın, Ece Ayhan’ın deyimiyle ‘Türkmen kocası’ Yunus Emre de bu toprakta yetişmiştir, Anadolu’nun yüzünü güldüren Nasrettin Hoca da. Aziz Mahmut Hüdayi’den Şeyh Sücaattin Veli’ye, Seyyid Battal Gazi’ye başka ulular veliler de bu güzel toprağın insanlığa kazandırdığı değerlerdir.

Anadolu’da doğmuş büyümüş, ama sonra çalışmak için İstanbul’a göç etmiş pek çok insan gibi, ben de uzun yıllardır İstanbul’da yaşıyorum, çalışıyorum. İstanbul elbette hiçbir açıdan bir benzeri olmayan kadim bir kent, dünyanın hem en eski hem de en önemli kentlerinden. Doğrusu iyisiyle kötüsüyle de benzeri olmayan bir yer. Eskişehir’de doğdum, Ankara’da okudum ve İstanbul’da çalışıyorum. Doğrusu koşa koşa da gelmedim buraya. Uzun süre de alışamadım. “Ömrümün yarısı gitti talana” diyecek halim de yok, hem öyle de demem. Artık yapacak bir şey yok. Ben de özleyerek yaşamayı seçtim, aşk da böyle değil midir, onunla olmak kadar olmamak, olamamak, ama onun özlemiyle yaşamaktır. Eskişehir de benim özlemiyle yaşadığım bir aşk şehridir işte, âşık olduğum şehirdir. 

İki yeni kitap
İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti seçildiği 2010 yılında İstanbul’un kadim semtlerinin anlatıldığı bir dizi kitap yayımlandı. Ben de ‘Azıcık Cihangir’ adını verdiğim bir kitapla yaşadığım semt olan Cihangir’i anlatmaya çalıştım. Kitabın giriş yazısında da mahcubiyetimi dile getirmeyi unutmadım. Zira Eskişehir’den önce Cihangir’in kitabını yazmıştım! Eskişehir’le ilgili bir kitap yazamazsam gözlerim açık gider! Neyse, son zamanlarda iki kitap yayımlandı da üzüntüm biraz olsun azaldı. Kitaplardan ilki ünlü gezginlerimizden Timur Özkan’ın editörlüğünü yaptığı ‘Gezgin Gözüyle Eskişehir’ (Alter Yayınları), diğeri Eskişehir Odunpazarı Belediyesi’nde uzun yıllardır çeşitli görevlerde bulunan şair ve yazar arkadaşımız Tayyib Atmaca’nın ‘Eskişehrin Eskimeyen Yüzleri’ (Nar Yayınları) adlı kitabı.

Doğrusu her iki kitap da son yıllarda meraklısı, gezgini artan sevgili şehrimi kuşatıcı kitaplar, Timur Özkan’ın kitabında benim de hem gözde hem de gönülde şehrime dair, onunla kurduğum ruh yakınlığını anlatan bir denemem var. Atmaca’nın kitabında ise çocukluğumdan hatırladığım kimi unutulmaz isimler ve yüzlerle karşılaştım. Size de demiryollarının ve trenlerin unutulmaz şehirlerinden olan Eskişehir’i daha yakından tanımanız için bu iki güzel kitabı okumanızı salık veririm.