MARQUEZ’LE TRENDE…

MARQUEZ’LE TRENDE…

Başlıktaki ‘büyü’yü fark ettiniz değil mi? İki büyü yan yana. Marquez ve tren… Sonra da ver elini kitap. Doğu Avrupa. 50’li yıllar. Dünyanın başka bir dünya, doğunun başka bir doğu olduğu zamanlar. Benim de ilgimi ve dikkatimi çekmeye başladığı yıllar, sanırım tam da ortalarıydı. O dünyayla çok ilgilendim, okudum, filmler gördüm, kafa yordum, ama gidip göremedim.

ODTÜ’de sosyoloji okurken, ‘tarihsel sosyoloji’ dersinde bir dönem Polonya’yı ve oradaki tarihsel değişimleri çalışmıştım. O dünyanın henüz çökmediği yıllarda, dünyanın ve memleketin 80 öncesinde yani, eğitimimi Prag’da sürdürmek için de bir olanak çıkmıştı. Gençlik ateşi… O ateşi burada bırakıp gidemedim. İnsan bazı yerlerde genç olur sanki bazı zamanlardaysa daha genç olur. Gençlik de bir ülke gibidir bazen, bırakıp gidemezsin. Hele bir de taşradan gelmişsen. Değil mi? Zaten taşradan büyük kente gelmek, başka bir ülkeye, zamana, dünyaya gelmek gibidir, daha yeni gelmişsindir, taşra ahlakı ve terbiyesiyle, başkalarından önce, insan kendine hatırlatır, ‘bi dakka, yahu daha yeni geldin, nereye?’ Bilmiyorum, içimizdeki o taşralı mahcup, çekinik genci dinlemek iyi midir? Kendisi hayli tutucu bir arkadaştır zira. İnsanı tutar, kendisinden başka bir yere bırakmaz…

‘O gemide ben de olsaydım’ şarkısından mülhem, ‘o trende ben de olsaydım’ da Doğu Avrupa’da Gabriel Garcia Marquez’le yolculuk yapsaydım! 1917 Ekim Devrimi’yle başlayan süreç, Asya’da ve Doğu Avrupa’da pek çok ülkenin de Sovyet blokunda yer almasıyla sonuçlandı. Böylece tarım toplumu, sanayi toplumu, azgelişmiş ülke, gelişmiş ülke, üçüncü dünya kavramlarının yanına, kapitalist sistemden sonra sosyalist sistem de eklendi.

Trenin bende uzun bir imge olması biraz da o yıllardan kalmadır. Uzun, kalın, çok düğmeli bir palto gibi düşünürdüm hep treni. Bir de kalpaklı elbette. Sert iklimlerde, uzak coğrafyalarda, sanki bütün halk trende yaşıyormuş gibi gelirdi bana bir de. Kalın kitaplar okurduk, steplerde, karlı dağlarda geçen hikâyeler, içinden sanırım tren geçtiği için uzun uzun seyrettiğimiz filmler… Büyük anlatılardı hepsi, sistemler de büyüktü öyle ya!

Sonra o büyüklüğü, ciddiyeti ti’ye alan kimi kitaplar, filmlerle Doğu Avrupa’ya başka bir yolculuk yapmaya başladık. Bürokrasi her sistemi ele geçiriyordu işte! Ve katlanmanın tek değilse de, en güzel yollarından biri mizah yapmaktı. İkinci Dünya Savaşı sonrası Çekoslovak edebiyatının en sıkı yazarlarından sayılan Bohumil Hrabal’ın ‘Sıkı Kontrol Edilen Trenler’i böyle bir kitaptır sözgelimi. Yine Çek sinemasından Jiri Menzel gibi çok önemli sinemacılar çıktı ve ironik filmler yaparak rejimin bazen saçmalığa varan kurallarıyla dalga geçtiler. Sanatın görevi vardır ve bu özellikle de saçmalığa varan kimi dönemlerde, rejimlerde insanların nefes almasını, yüzlerinin gülmesini sağlamaktır.

Marquez iki arkadaşıyla Doğu Almanya’dan başlayarak, Çekoslovakya, Polonya, Macaristan ve Sovyetler Birliği’ne uzanan, çoğunu da trenle yaptıkları bir uzun yolculuğu anlatıyor kitabında: Doğu Avrupa’da Yolculuk (Çeviri: İnci Kut, Can Yayınları, Eylül 2016). Şimdilerde pek hatırlayan yoktur ama sosyalist sistemde yer alan ülkeler için ‘Demir Perde’ kavramı kullanılırdı o yıllarda. Marquez, onun perde olmadığını ve demirden de yapılmadığını söyleyerek başlıyor yolculuğa. Berlin’de bir kaldırımın kapitalist, öteki kaldırımın sosyalist olduğunu gayet ciddi yazıyor. Sanırım en çok Prag’ı ve halkını sevmiş, onların herhangi bir kapitalist ülkedeki gibi tepki göstermesini övüyor: “Sovyetler Birliği’nde trenlerin gezici otellere benzemeleri anlaşılır bir şey. İnsanın hayal gücü, Rusya’nın topraklarının uçsuz bucaksızlığını kavramakta zorlanır.” (agy, s.89) diyor.

Adil bir kitap, diye düşündüm; edebiyatçılar adil olurlar, diye de, çıkamadığım bu yolculuk için kendimi teselli etmeye çalıştım.