MERİÇ AKAR, SELİMİYE BÜYÜLER: EDİRNE

Duvarda bir Edirne Haber gazetesi, üzerinde de bir şiirin son dörtlüğü var: ”Arda, Tunca, Meriç ne güzel akar/ Selimiye buradan aynaya bakar/ Yakar bu güzellik beni de yakar/ Güller gülistanı güzel Edirne…” Kenarına bir kartvizit iliştirilmiş: Klarnetçi Serkan…

Neşeli insanların toplandığı Çalgıcılar Kahvesi burası. Ancak yazın aralıksız birbirini takip eden köy düğünleri, havalar soğuyunca, bıçak gibi kesilir. O zaman, davulsuz zurnasız kınanın kabul görmediği buralarda, Romanlar’ın müziği de duyulmaz olur. Bu kahveye çoğu kanı kaynayan Roman çalgıcılar, onları tanıyanlar, sevenler ve eski başpehlivanlar gelir. Bu müzik aynı zamanda yağlı güreşe de eşlik eder. Çalgıcılar şunu bilir; buğdaylar biçildikten sonra düğünler yeniden başlar. Kahvenin bugün olduğu yerde, ucuz malların satıldığı Bat Pazarı varmış. Çalgıcılara göre, pazarın ismi, ‘’battı balık yan gider’ deyiminden geliyor.

Bir mola kentinden fazlası
Bursa’dan sonra, İstanbul’dan önce, Osmanlı İmparatorluğu’na tam 92 yıl başkentlik yapmış Edirne, Tunca, Arda ve Meriç nehirlerinin birleştiği yere bakan konumu, Selimiye Camisi, Kırkpınar Yağlı Güreşleri ve yılda milyonlarca insanın geçiş yaptığı sınır kapılarıyla, adını sıklıkla duyuruyor. Osmanlı’nın şenliklerinin yapıldığı dönemlerde “Der-i Saadet” (Mutluluk Kapısı) olarak anılan Edirne’nin tarihi, işgaller, kuşatmalar, depremler, yangınlar ve acılarla dolu. 1829 ve 1878’de Ruslar’ın, 1913’te de Bulgarlar’ın işgaline uğruyor. Kentin Bulgarlar tarafından istila edilmesiyle sonuçlanan Balkan Harbi’nde ise en büyük çatışmalar yaşanıyor. 1920’de son olarak Yunanlılar’ın işgaline uğrayan kent, milli mücadeleyle birlikte, Türkiye’nin batı sınırı ve Avrupa kapısı oluyor. Bugün sadece Osmanlı dönemi yapılarıyla değil, köprüleri, çarşıları, mahalleleri, kozmopolit döneminden kalma sinagog ve kiliseleri, Edirne’de sürgün yaşayan Bahailerin lideri Bahaullah’ın kaldığı kutsal Bahai Evi, kahveleri, restoranları ve Karaağaç semtiyle bir mola kenti olmaktan çok daha öteye gidiyor.

Söğüt ağaçlarından tünel
Padişahın günbatımını seyrettiği mermer köşkün bulunduğu Meriç Köprüsü’nden geçerken nevi şahsına münhasır bir kente geldiğinizi anlarsınız. Köprünün bitiminde başlayan, alabildiğine geniş, arnavut kaldırımı Lozan Caddesi, yaz ya da kış, etkilenilmeyecek gibi değildir. Yolun iki yanındaki söğüt ağaçları, birbirlerine doğru eğilerek, başınızın üzerinde bazen yeşil bazen de bembeyaz bir tünel yaparlar. Türkiye’nin Avrupa’ya açılan kapısı Edirne’ye, Tunca ve Meriç nehirleri hayat verir. Nehirlerin üzerindeki köprülerden geçilir ve Karaağaç Yolu ya da diğer ismiyle Lozan Caddesi’ne varılır. Bu geniş, arnavut kaldırımı yoldan ve Söğütlük Orman Parkı’nın içinden geçince, geniş caddeleri ve rengârenk müstakil evleriyle, Karaağaç karşınıza çıkar. Türkiye ile Yunanistan arasında doğal sınır olan Meriç Nehri’nin batısında, Türkiye’ye ait tek toprak parçası Karaağaç’tır. Lozan Barış Antlaşması’yla Türkiye’nin batı sınırları kesinleşmiş ve Karaağaç Edirne’nin bir parçası olarak 15 Eylül 1923’te geri alınmıştı.

İstasyon: Adrinople
Edirne pazarının sebzeleri, kentin sera ve bahçelerinin olduğu, Meriç Nehri’nin bereketine yaslanmış Karaağaç’tan gelir. Bir zamanlar bu mahallede yaşayan İtalyanlara, Bulgarlara ve Osmanlı Rumları’na ait olan Karaağaç’ın, masaldan çıkma, pembe, sarı, leylak, mavi evlerine bakmaya doyum olmuyor. Lozan Caddesi’nin sonunda karşınıza çıkan Trakya Üniversitesi Rektörlük Binası, bir zamanların meşhur Karaağaç Tren Garı’ydı. Buraya trenle varan yolcular, mahallenin eğlence merkezlerinde ve otellerinde çok iyi vakit geçirirlerdi. 19. yüzyılda İtalyan, Fransız, Rum ve Almanlar’ın yaşadığı Karağaç’ın tren istasyonunun duvarında ”Adrinople” (Edirne) yazıyordu. Bugünkü Trakya Üniversitesi Rektörlük Binası, eski Karaağaç Tren Garı değil. Bugünkü binanın Balkan Harbi ve I. Dünya Savaşı’ndan sonra inşasına ara verilmiş, Cumhuriyet’ten sonra tamamlanmış.

Nostaljik Edirne
Kentin en eski yerleşim yeri Kaleiç; bir eski zaman Edirnesi. Bir zamanlar, Kaleiçi gayrimüslimlerin yaşadığı kocaman bir mahalleydi. Osmanlılar geldiklerinde, buranın dışına yerleşmişler ve ilk saraylarını bugün Selimiye ile Arkeoloji ve Etnoğrafya Müzesi’nin olduğu yerin arasındaki bölgeye kurmuşlar. Bugün Kaleiçi, Edirne’nin en yoğun yerleşim yerlerinden biri… Kırkpınar güreşinin 644 yıllık geleneğini ve güreşçilerin portrelerini sergileyen Kırkpınar Kültür Evi burada. Savaş ve yangınların ardından, tekrar tekrar ayağa kalkan Kaleiçi’ni çevreleyen kalenin dört köşesindeki burçlardan geriye, sadece tek kale burcu kalmış. Adını aldığı kısım artık yıkılmış olsa da, burası Saat Kulesi olarak da anılıyor.

Tunca Nehri boyunca
Sarayiçi, içinden Tunca Nehri’nin geçtiği bir bölge. II. Murat’ın yapımına başlattığı, ancak 1877’de burada bulunan cephanelik Ruslar’ın eline geçmesin diye, Türkler tarafından havaya uçurulan Edirne Sarayı’nın kurulduğu yer. Bu saraydan geriye sadece, bazı hamam kalıntıları ve Adalet Kasrı olarak bilinen bir kule kalmış. Balkan Savaşı Şehitliği ve Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı stadyum yakında… Kaydadeğer bir müze, II. Bayezid Külliyesi’ndeki Sağlık Müzesi. Külliye, darüşşifa (hastane), tıp medresesi, cami, tabhane (misafirhane), imarethane (aşevleri) ve köprüden oluşan bir kompleks. 1484 ile 1488 yılları arasında II. Bayezid’in sarayının mimarı Hayrettin tarafından inşa edilmiş. Burası, bugüne dek Osmanlılar’ın ruhsal ve fiziksel refahları için yapılmış en büyük yapılar topluluğu kabul ediliyor. Burada gerçekleşen, sosyal, kültürel ve dini nitelikteki hizmetler, dönemin sağlık ve sosyal yardım anlayışını ortaya koyuyor. Şifahanenin yataklı tedavi bölümünde müzik, su sesi ve güzel kokular da tedavi amaçlı kullanılıyordu.

Güzel camiler ve çarşılar kenti
Edirne’nin Osmanlı döneminden kalma en eski camisi Eski Cami, ön kapısının iki yanındaki devasa kaligrafilerle dikkat çekicidir. Hemen yanıbaşında Edirne’nin ilk kapalı çarşısı olan Bedesten bulunuyor. Sarayiçi’ne bakan bir tepe üzerine kurulmuş ve Tunca Nehri’ni gören konumu ve çinileriyle Muradiye Cami de görmeye değer. Sabahları Edirne’nin en canlı yerlerinden biri, Üç Şerefli Cami yakınındaki Sokullu Paşa Hamamı’nın etrafıdır. Cami, Selçuklu’dan Osmanlı mimarisine geçişi yansıttığından bir dönüm noktası sayılıyor. Roma dönemi yapılarından alınan mermer sütunlarla çevrili şadırvanın bulunduğu avlusu da zamanında bir yenilikmiş. Rüstem Paşa Kervansarayı’nı Mimar Sinan yapmış. Ali Paşa Kapalı Çarşısı, 16. ve 17. yüzyıllarda Edirne’nin ticari hayatında en hareketli yerlerdenmiş.

Edirne’nin yıldızı
Dört yüz yıldır, Mimar Sinan’ın Yalnızgöz Köprüsü’nün üzerinden geçen herkes, bir uçta Selimiye Camii’yi, diğer uçtaysa II. Bayezid Külliyesi’ni gördü. Edirne’de farklı bir yaşam dinamiği var, nehirler ve köprüler bu mazaranın önemli unsurları. Edirne’de hangi sokağa girseniz, hep aynı gücün ve Selimiye’nin bakışlarının etkisi altında olduğunuzu hissedersiniz. Selimiye Camii ve Külliyesi, bir yapılar topluluğu. Mimar Sinan, ‘ustalık eserim’ dediği Selimiye’yi bitirdiğinde, 84 yaşındaydı. 1569- 1575 yılları arasında inşa edilen caminin, II. Selim’in Edirne’ye olan özel ilgisi nedeniyle ya da İstanbul’da bu denli büyüklükte bir esere uygun yer veya tepe kalmadığı düşüncesiyle, burada yapıldığına inanılıyor. Caminin avlusu içinde bulunan Dar-ül Tedris Medresesi’ndeki Türk İslam Eserleri Müzesi dikkate değer.

Aynadan kayınvalideye bakış
Selimiye’nin muhteşem şadırvanlı avlusuna, Arasta’dan geçerek girmek başka türlü bir keyiftir. Çarşının eski taş merdivenlerini tırmanmadan önce, Edirne’nin övgüyle sahip çıktığı badem ezmelerinin, mis kokulu meyve sabunlarının ve aynalı süpürgelerin arasından geçilir. Eskiden haremlerde her cariyenin, bir meyveye karşılık gelen kendine özgü bir kokusu varmış. Saflığın ve güzelliğin sembolü olarak kabul edilen aynalı süpürgeler de eski işlevlerini yitirmişler. Söylendiğine göre, kızlar temizlik yaparken, süpürgenin aynasından kayınvalidelerinin yüzlerine bakar, memnun olup olmadıklarını kontrol ederlermiş. Yine kadınlar, kocalarının eve gelmesine yakın, aynadan kendilerine çeki düzen verirlermiş.

LEZZET MOLASI
Edirne’nin spesiyalitesi tavada yaprak ciğeri Çiçek Tava’da tadın.

FOTOĞRAF MOLASI
Meriç’i ya padişah gibi köşkten ya da karlı bir günde sıcak bir kahvenin tüten dumanının ardından seyredin.