MOĞOL İSTİLASININ HAZIRLAYICISI: HASAN SABBAH VE HAŞHAŞİLER

MOĞOL İSTİLASININ HAZIRLAYICISI: HASAN SABBAH VE HAŞHAŞİLER

Amin Maalouf’un ‘Afrikalı Leo’ ve Vladimir Bartol’un ‘Alamut’ isimli romanları yüzünden birçok insan Hasan Sabbah’ı Nizamülmülk’ün sınıf arkadaşı sanıyor. Gerçekte Büyük Vezir, haşhaşilerin elebaşından otuz yaş büyüktü. Avrupalılar zaten Marco Polo’dan yani 13. yüzyıldan beri Doğu hakkında hakikatten çok efsaneye göz kırpmayı seviyorlar. Belki kendi dünyaları fazla gerçek geldiği için hayale kaçmak istiyorlar; belki Oryantalizm örneğinde olduğu gibi sadece kendi dünyalarının gerçek, Doğu’nun masal olduğuna inanmak istiyorlar. Her iki durum gerçekle taban tabana zıt.

Adı bilim tadı manipülasyon
Bir de bilimsel manipülasyon var. Bernard Lewis’in Hasan Sabbah üzerine çürük temelli tezleri gibi. İngiltere ve ABD istihbaratlarının akıl hocalarının başında gelen Lewis’e göre Doğulular cinayet ve suikaste meyyaldir ve büyük bir zorba tarafından zapturapt altına alınmazlarsa birbirlerini yerler. Buna ispat olarak da Hassan Sabbah ve şakirtleri haşhaşilerin suikastlerle kasıp kavurduğu Selçuklu topraklarının sonunda Moğol zorbası Hulagu’nun hâkimiyeti altına girmesini ileri sürüyor.

Enteresandır ki bahsi geçen romanlardan ve Lewis’in‘Hasan Sabbah ve Haşhaşiler’ kitabından yıllar sonra Orta Doğu önce terör örgütlerinin yuvası haline getirildi; ardından da Amerika Birleşik Devletleri öncülüğündeki koalisyon güçleri Irak’ı işgal

Hazımsız doğum
Efsaneyi bertaraf edip gerçeğe dikkat kesilince Hasan Sabbah hakkında edindiğimiz ilk bilgi, kendisini Yemen kökenli bir asil gibi göstermeye çalışan sıradan bir İranlı olduğu yönünde. Babası On İki İmam Şiiliğine bağlı biri. Hasanyedi yaşından itibaren Rey şehrinde ilim tahsiline başlıyor ve sıkı bir İmamiyye Şiisi olarak yetişiyor.

Rey’in Fatımi dailerinin mürit topladığı bir başkent olduğunu da unutmayalım arada. Hasan’ın çocukluğu sırasında bugünkü İran topraklarında yaygın mezhep Şafiilik ve siyasi hâkimiyet Selçuklulara geçmek üzere de olsa her tür batıni mezhebe bağlı fanatikler cirit atıyordu. İsmailiyye Şiiliğine bağlı olan Kahire merkezli Fatımi hanedanı nüfusun yoğunlaştığı belli bölgelere dai denilen misyonerler göndermişti. Özellikle Horasan (bugünkü kuzey ve batı İran) ve Yemen’de faallerdi.

Hasan on yedi yaşında bir İsmaili daisiyle tartışmaya girdi ve bu batıni mezhebin etkisine girdi. İki yıl içinde genç İmamiyye Şiisini İsmaili propagandası yaparken görmeye başlıyoruz. Kahire onu kısa sürede keşfetmişti elbette. Hasan propaganda becerisi yüksek bir gençti ve son derece hırslıydı. Küçük bir azınlık oldukları halde İslam dünyasını ele geçirmeye ant içmiş,gizlilik üzerine kurulu bir tarikat devleti olan Fatımi hanedanının ideoloji ihracı için biçilmiş kaftandı.

Kahire’de
Hasan’a İsmailiyye’nin merkezine gitmesi tavsiye ediliyor. Bunu ben kendim şahsen Nazım Hikmet’in Moskova’da aldığı eğitime benzetiyorum. Yeni çıkmış bir düşünceyi kaynağında öğrenmenin hazzı yirmilerinde bir genç için paha biçilemez olmalı. Aynı zamanda Hasan Sabbah’ın fanatizmine de yol açmış görünüyor bu durum. Zira Hasan Sabbah yaşadığı toprakların ruh haline daima yabancı kalmayı başardı ve kendi hırslarıyla Kahire’den gelen İsmaili esintiyi birleştirmeyi başardı.

Hasan’ın Kahire macerası bir yerden sonra tersine döndü ve taht siyasetine ortak olmaya çalışırken kendini hapishanede buldu. Daha sonra ise bir rivayete göre Mısır’dan kovuldu, diğer rivayete göre hapisten kaçtı. İşlerini gizlilik ve takiyye ile yapan İsmaililerin,Hasan Sabbah gibi tehlikeli bir adamın hapisten kaçmasına göz yumdukları da düşünülebilir. Neticede, Hasan Kahire tahtına kimin geçeceği meselesinin dışına itilmiş oldu ve memleketine kaçtı.

Gizlilik içinde gizlilik, teşkilat içinde teşkilat
Başına gelenlere rağmen, Hasan Sabbah İsmailiyye batıniliğinden vazgeçmeyerek Horasan’da bu belirsiz inanç için fedai toplamaya girişti. “Fedai” kavramı İsmailiyye için çok önemlidir. Batıniyyeye giriş vardır fakat çıkış yoktur; istenen kendinizi tamamen feda etmenizdir. Bu da gizlilik içinde bile gizliliği gerektiren çözülmesi zor bir ezoterizme yol açmıştır ki Nızari İsmaililiği denilen Hasan Sabbah yolunun ne olduğu bugün bile önemli oranda karanlıktır.

Hasan Sabbah tipik bir Kahire daisi olarak hareket etmiyordu. Hazar denizi sahillerine yakın bölgelerde inatçı ve muharip kabilelerle gizli görüşmeler yapıp taraftar topluyordu. Selçuklu idaresi bu faaliyetleri belli bir noktaya kadar izleyip tehlike gördüğü anda Hasan Sabbah’ı yakalaması için peşine adam taktı. Sabbah ise bir yolunu bulup kaçmayı başardı.

“Seyyidina” efsanesi başlıyor
Hasan Sabbah, peşinde Selçuklu asayişi olduğunu bildiği için medeniyete dönemezdi, şehirlerde kalamazdı; bunun için de 1090 yılında Rey’in kuzeyinde Kazvin’in batısında dağlık bir arazide yer alan Alamut Kalesi’ne sindi. Sindi diyoruz çünkü Alamut askeri olarak fethe kapalı zorlukta bir kaleydi ve Hasan burayı sinsi oyunlarla ele geçirdi. Önce muallim kılığına girdi ve müritlerine kale civarına yerleşmelerini emretti. Kaledeki askerlerin güvenini kazandıktan sonra bir gecede kaleyi içeriden ele geçirip askerleri infaz ettirdi.

Böylece başı karlı Elbruz Dağları’nın koynunda sonraki yüz yılı aşkın süre boyunca İslam dünyası çapında terör estirecek Haşhaşi çetesi karargâhı ortaya çıktı. Hasan Sabbah Alamut Kalesi için “beldetü’l-ikbal” diyordu, yani geleceğin beldesi. Belli ki Sabbah’ın hayal dünyası biraz genişti. Ömrünün sonuna kadar gizli mürit yetiştirip devleti çökertmeyi kurdu durdu. Devlet derken de sadece İslam devletini değil Fatımi devletini de ele geçirmeyi çok istiyordu. Kahire’de iken kovulmasına neden olan emellerine Alamut’ta ulaşmaya çalıştı ve Nızar’ı destekleyerek bir anlamda dağın başında Nızari İsmaili devletini kurdu. Bu elbette bir yorum, çünkü Alamut asla devlet olarak belirleyici olamadı. Daha ziyade fedai ve mürit yetiştiren, İslam diyarlarında terör kaynağı olan lanetli bir merkez olabildi Alamut.

Kendisi ilim tahsil etmiş olsa da otoriter yapısı ve gizli emelleri yüzünden müritlerini cahil bırakmayı tercih etti. Akıl ve ilim yoluyla bir şey elde edilemeyeceğini, önemli olanın müridin şeyhine şüphesiz bağlılığı olduğunu düşünüyordu.

Sabbah’ın müritlerinin neye inandığı belirsizdir. Bunlar tipik İsmaili dailerine hiç benzemiyordu. Sürekli esrar tüketen ve cinayet işlemekten çekinmeyen mistik canilerdi bunlar aslında. Müslümanlar bunlara haşhaşi demekte gecikmedi, bu isimlerini tarih boyunca da korudular. O kadar ki Batı dillerinde suikastçiye “assasin” yani haşhaşi denildi.

Hasan Sabbah Alamut’ta girdiği karanlık içinde 1124 yılında öldü. Cinayet ruhuna o kadar sinmişti ki kendi oğullarını bile mutlak itaat etmedikleri için öldürtmekten çekinmemişti.