MÜDANASIZ BİR ÂLİM: İMAM BİRGİVİ

“Müdana” gençlerin pek bilmediği eski bir deyim. ‘Müdana etmek’ veya aksine ‘müdanasız olmak’, ‘müdana etmemek’ şeklinde kullanılıyor. Müdana yaranmaya, kendini kabul ettirmeye çalışmak demek. Müdanasızlık ise kimseye yaranmadan kendi ayakları üstünde durmak, kimseye açıklama yapma gereği hissetmeden işini yapmak, iyi görünmeye özen göstermemek olarak tarif ediliyor sözlükte.

Bilgi ve düşünceyle ilgili bir insana en çok lazım olan tavırların belki başında geliyor müdanasızlık. Zira bilgi ve düşünce ancak kim ne derse desin eğilmemekle; bildiğini, düşündüğünü başkasının keyfi için veya iktidarın gücünden çekinerek değiştirmemekle gelişebilir.

Müdanasız bilim adamları ve düşünürler bu tavırlarının bedelini de zaman zaman ödemişlerdir. Güçlü insanlar genelde kendilerini herkesten daha akıllı kabul eder ve gücün gerekleriyle gerçeğin aynı şey olduğunu sanırlar. Bunun için de düşünür, sanatçı, bilim adamı saygınlığını pek umursamayıp kendi bildiklerinin doğru kabul edilmesini isterler. Böyle olunca da güçle düşüncenin bir arada olması güçleşiyor.

Her zaman böyle değil tabii. Kendini güvende hisseden devletler müdanasız âlimlere büyük saygı göstermiştir. Mesela Osmanlı Devleti’nin parlak dönemlerinde sultan ya da vezirlerin kafa yapısına uymayan ulema zulüm görmemiş, aksine neredeyse ödüllendirilmiş, en azından çalışmalarını serbestçe yapmalarının önü bir şekilde açılmıştır. Devletin sıkıntıya girdiği dönemlerde ise müdana genel geçer bir tavra dönüşmüş, müdanasız âlimler sıkıntı yaşamıştır.

Âlim oğlu âlim
Bir ulema ailesine doğan, babası da kendisi gibi müderris olan İmam Birgivi, 27 Mart 1523’te Balıkesir’de doğdu. Adı Muhammed, lakabı ise Takıyyuddin’dir. Babası Pir Ali hem müderris hem zaviye yani tarikat mensubuydu. Birgivi’de de ilim ve irfan daima birliktedir. Demek ki bu durumu biraz da aile geleneği olarak doğuştan almış.

Birgivi ilk tahsilini babasının dizi dibinde gördü. Kur’an’ı Kerim’i ezberledi, Arapça ve mantık dersleri aldı. Ergenliğinde babası tarafından seviyesini artırsın diye İstanbul’a gönderildi. İstanbul’da Haseki Medresesi’ne devam etti; birçok önemli âlimden dersler aldı. Tahsilini tamamlayıp icazet alınca Kızıl Molla lakabıyla tanınan hocası Abdurrahman Efendi’nin yanına mülazım yani asistan olarak girdi.

Daha sonra Birgivi’nin hocasının desteğiyle Edirne’de kassam-ı askeri olarak işe girdiğini görüyoruz. Kassam-ı askeri, devlet memurlarının miras hukukuyla ilgili işleri yürüten kişi demekti. Burası enteresan. Zira Birgivi’nin bu vazifedeyken aldığı ücretleri geri verdiğini biliyoruz. Sorun kassamlıkta mı askeride yani devlet memurluğunda mıydı? Belki her ikisinde de sorun vardı. En azından Birgivi açısından orada ters giden bir şeyler bulunuyordu.

Kassamlık mevkiindeyken Birgivi aynı zamanda ders de okutuyordu. Cami vaazlarında halka Kur’an ve Sünnete uymaları yolunda telkinlerde bulunuyordu. Halkın günlük yaşayışına yakından tanıklık ettiği için de hurafeler, batıl inanışlar ve bidatler yani Kur’an ve Sünnette yer almayan kötü yeni alışkanlıklar Birgivi’nin hedef tahtasına koyduğu şeylerdendi.

Yolsuzluklara savaş açtı
Birgivi İslam’ın dışından gelip halkın hayatına karışan şeylere tepki gösterirken rüşvet, yolsuzluk, zengin çocuklarına iltimas yapılması gibi konuları da es geçmiyordu tabii. Birgivi’nin teşhisi toplumda bir hastalığın kol gezdiğine dairdi. Üstad, hastalığı her yönüyle ele alıp tedavisini de ortaya koymak istiyordu.

Ateşli bir hatip, kuvvetli bir âlim olan Birgivi tam anlamıyla müdanasızdı. Dönemin en büyük âlimi Şeyhülislam Ebussuud Efendi’yi bile dinlemezdi. Hatta Ebussuud Efendi ile vakıflar konusunda kritik bir anlaşmazlığa düştüler. Ebussuud mal yerine para vakfedilmesine cevaz verirken Birgivi bunun kabul edilemeyeceğine dair bir eser kaleme aldı. Arapça olan bu eserin Türkçeye çevrilmemiş olması ne büyük şanssızlık.

Birgivi para vakıflarına iki nedenle karşı çıkıyor görünüyor. Birincisi İslam geleneğine aykırı… İkincisi para mal gibi değildir, spekülasyona ve faize açıktır. Ebussuud ise para vakıflarına yine gelenekten delil getirerek cevaz verir ve cevaz verilmezse zenginlerin yapacağı hayırların azalacağını ve fakir halkın zarar göreceğini ileri sürer.

Meselenin içeriğini İslam hukukçularına bırakalım. Bizi ilgilendiren İmam Birgivi’nin karakteri daha çok. Birgivi bundan sonra medreseye çekildi desek yeridir. Ama önce tekkeye başvuracaktır.

Tekkeden medreseye
İmam Gazali’nin medreseden kaçıp on yıllık bir arayış ve kafa karışıklığının neticesinde tasavvufta karar kılmasının meşhur hikâyesi karşısında Birgivi’nin kısa tekke deneyi üzerinde fazla durulmaz. Tasavvuf taraftarları onu bir tekke mensubu göstermekten hoşlanırlar. Tasavvufla sorunu olanlar ise Birgivi’nin bazı tekke ve tarikat uygulamalarına karşı çıkıp öze yani Sünnete dönüşü savunduğu “Tarikat-ı Muhammediyye” kitabına atıf yaparlar.

Aslında iki taraf da tam haklı sayılmaz. Birgivi salt bir tasavvuf karşıtı değildi, tekke mensubu tipik bir derviş hiç değildi. Kendince orta yolu bularak yeni yaptırılan Birgi Medresesi’ne müderris oldu. Bu medrese onun mahfili oldu, neticede ismini de buradan almış oldu.

Medresesinde ömrünün sonuna kadar dersler verdi; talebe yetiştirirken bir yandan da halkı doğruluğa çağırdı. Bu yanıyla İmam Birgivi’yi imparatorluk seviyesine gelmiş İslam devletlerinin resmi ulema tiplerinden çok ilk dönem devlet dışı, bireysel Ehli Sünnet âlimlerine benzetmek mümkündür.

Müdanasızlığı menfaatsizliğine de dayanıyordu. Devletle alıp vereceği fazla bir şey yoktu. Onun için de cesaretini hiçbir şey gölgelemiyordu. II. Selim’in hocası Ataullah Efendi’ye çıkıp adının yolsuzluğa karıştığını, doğru yola dönmesi gerektiğini söyleyecek kadar korkusuz olabiliyordu Birgivi. İlerleyen yaşında İstanbul’a varıp sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’yı da rüşvet, bidat ve iltimas konularında uyardığı söylenir.

Birgivi ve tavrı 20. yüzyıl yazarlarınca çeşitli şekillerde ele alınmıştır. Mehmet Ali Ayni Birgivi’yi hem ilim hem fazilet örneği olarak yüceltir; yabancı dillerde Osmanlı tarihi yazan bazı Türkiyeli tarihçilerse üstada gerici sıfatını yüklerler.

Soru şu oluyor bu halde: İmam Birgivi gerici miydi, yoksa yaklaşan felaketi önceden sezen bir dahi miydi?

Şahsi görüşüm ikincisine yakın. İmam Birgivi Osmanlı İslam devletinin ahlaki kırılma anında ortaya çıkıp hem eseri hem karakteriyle yüksek Müslüman ahlakına ait bir örnek vermiştir. Çağlar boyunca unutulmayıp bugün biraz da çelişkili şekilde evliya olarak görülmesinin nedeni bu yüksek ahlaki tavır olsa gerek.