NE OLACAK BU MEMLEKETİN HALİ?

NE OLACAK BU MEMLEKETİN HALİ?

Babalar ve Oğullar’da (2004, İletişim y.) Jale Parla’nın kullandığı yöntem, kitaptan topluma doğru gitmektir. Başka bir ifadeyle göstergelerden gerçeğe dair tespitte bulunmak, fikir yakalamak.

Jale Parla Tanzimat romanlarını inceler; Ahmet Mithat Efendi, Namık Kemal, Recaizade Ekrem ve Muallim Naci’yi geniş açılardan değerlendirmeye çalışır. Parla’ya göre Tanzimat romanlarında görülen ortak nokta, ‘baba yokluğu’dur. Bu, yeni bir tespit. Daha önce aynı dönemi inceleyen farklı çalışmalarda bu temaya değinilmiş olsa bile Parla kadar üzerine giden olmamıştır. ‘Baba yokluğu’; otorite yoksunluğu, toplumda meydana gelen irade zayıflığı anlamına gelir. 19. yüzyıl, artık Saltanat ve Hilafetin etkisini hızla yitirdiği, Osmanlı’nın yıkılmaya yüz tuttuğu dönemdir. Toplumda hissedilen yokluk, Tanzimat romanlarının temel meselesidir.

Tanzimatçılar buna tabii ki ‘baba yokluğu’ demezler. Onların derdi Osmanlı’nın nasıl modernleşeceğidir. Modernizm, Batı’dan alınacaktır fakat Osmanlı, Batı’dan farklı bir toplumdur. Osmanlı kendi kimlik, örf, adet ve dinini tamamen unutup, Batı’ya bütünüyle entegre mi olmalıdır? Yoksa alternatif yollar mı araştırmalıdır?

Tanzimatçılar, her ne kadar ‘yenileşmek’ fikrindeyseler de hiçbir zaman Batı’yı otoriter, mutlak, tek karar mercii olarak kabul etmezler. Hatta Batı’dan gelen her şeye şüpheyle bakarlar. Özellikle kültürel unsurlara, örf ve adetlere… O yüzden en kestirme yol, Batı’nın bilim ve teknolojisini almak ama kültürünü almamaktır. Tanzimat romanlarının hepsinde, yanlış Batılılaşma anlayışının eleştirisiyle karşılaşılır. Snopluk, körü körüne taklitçilik, şekilden ibaret kalan bir yenileşme; karikatürize edilerek yerilir. Onun yerine İslam ve ahlakî düzen öne sürülür. Parla, öne sürülen ahlakî düzenin, yokluğu hissedilen babanın yerine geçtiğini söyler. Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerifler yegane karar merciidir. Babanın yokluğunda, yenileşen toplum ve genç neslin nasıl yaşayacağına dair ilkelerin bütünüdür.

Baba yokluğundan söz edildiğine göre Tanzimatçılar için toplum, yetiştirilmesi gereken bir çocuktur. Tanzimatçılar bu yüzden bir nevi ‘babalığa’ soyunurken, diğer taraftan ‘hocalığı’ da yüklenirler. Üslupları üstten, müdahaleci ve yol göstericidir. Romanlarını bir nevi ders vermek, ahlaki kaideleri öğretmek, gençleri ‘yenileşme’nin tehlikelerine karşı uyarmak için yazarlar. Bir romancı neden böyle yapar?

Parla’nın soruya verdiği cevap gayet ikna edicidir. ‘Çünkü’ der Parla, Osmanlı toplumu 19. yüzyılda yeni bir epistemolojiyle (bilgi edinme yöntemi) karşı karşıyadır. Daha önce din (aprioristik, mutlakçı) epistemolojisiyle hareket eden toplum, şimdi pozitivist (ampirik, deneysel) bir epistemolojiyi denemektedir. Bu, temel bir çatışmaya yol açar. Çünkü bilgi edinme yönteminde değişikliğe gitmek için ayrı bir mantık benimseyip geliştirmek gerekir. Ampirik yöntemde her şey sorgulanır, şüphe duyulmayacak hiçbir şey yoktur. Aprioristik yöntemdeyse şüpheye yer yoktur, kendini adamak, teslim etmek, yani iman temel belirleyicidir.